27 Nisan 2018 Cuma

Gizlice gömülen Tanrı: Ohio yılanı

Gizlice gömülen Tanrı: Ohio yılanı


Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya göçenler Batıya doğru yayıldılar. Irmak boylarında ovalara ve ağaçlıklı bölgelere yerleştiler. Bu yayılma sırasında daha önceden yok olmuş yoğun nüfuslu güçlü uygarlıklar izleri ile karşılaştılar. Özellikle büyük Mississippi, Miami ve Ohio ırmakların üzerindeki yükseltiler de çok sayıda kalıntı bulundu...


Bu kalıntılar Toprak tepecikler, höyükler ve çiftlerdi. Binlerce dönümlük arazinin Her yanına yayılmışlardı. St. Louis dekiler gibi yapay Tepelerin üzerinde tapınaklar vardı..

Bunlardan biri ilk Fransız sömürgecileri tarafından Natchez'de bulundu. Burada Hala yerel bir Kızılderili Kabilesi yaşıyordu. Halk, Tepedeki tapınaklardan yönetiliyordu. Kral kutsaldı, büyük gücü vardı. Çevresindeki görevliler gücün tükenmemesi için onun toprakla temas etmemesini sağlıyordu. On dokuzuncu yüzyılın başında göçmenler Mississippi Irmağının yukarısında ve ötesinde yer alan Kızılderili topraklarına sızdılar. Kuzey Amerika'daki eski anıtların en ilginçleri ile burada karşılaştılar. Anıtlar alçak Toprak tepeler halindeydi. Kocaman kuşlar, insanlar, gerçek ya da mitolojik hayvan figürleri biçimindeydiler. Ayrıca içlerinde ne anlama geldiği anlaşılamayan çeşitli geometrik şekillerde vardı. Bu büyük Toprak figürlerin birçoğu, Wisconsin ırmakları dolayındaydı. Iowa, illinois ve daha güneyde Georgia da da vardı. Günümüze gelenleri yüksek platoların üzerinde, gruplar halindedir ve çok geniş alanlara yayılmışlardır.

Gece havadan görülebiliyor
İşin tuhaf yanı Şekillerin zemin seviyesinden bakıldığında görülememesidir. Grup heykellerinin tümü ancak uçaktan bakıldığında görülür. Daha da ilginç olan nokta doğal araziden ancak 1 metre yükseklikteki bazı figürlerin günün ya da yılın ancak belirli dönemlerinde görülebilmelidir. Çünkü güneş ışığı ve gölge heykellerin dış çizgilerinin saptanmasında rol oynamaktadır.

Arkeoloji ilgileniyor


Amerika'nın büyük Toprak tepecikleri konusunda ilk yayın 1838 de yapıldı. 1848 de Amerika’nın en önemli arkeoloji kitaplarından biri olan, Squier ve Davis'in yazdıkları"Ancient Monuments of the Mississipi valley" de , (Mississipi vadisinin eski anıtları) çizimleri yapıldı; Bazılarından örnekler verildi. Ancak, daha ayrıntılı olarak tanıtılmaları 1858 de gerçekleşti. Kızılderililerle ticaret yapan ve arkeoloji ile amatörce ilgilenen William Pidgeon,"Traditions of De -Coo-dah" (De -Coo-dah'ın gelenekleri) Adlı bir kitap yayımladı. Aynı zamanda William Pidgeon, Kızılderililerin kültürleriyle de ilgileniyordu, ancak bir yazar değildi. Kitabında çok önemli yanlışlar vardı, fakat yine de ilgi çekmeyi başardı.



Yeterli bilgi yok

William Pidgeon, Güney Amerika'da yaşayan Kızılderililerin birçok kez ziyaret etti. Ohio da küçük Miami Irmağının üzerinde bulunan Fort ancient surlarının İçinde kendine bir alışveriş merkezi edindi. Buraya anıtların varlığını öğrenen birçok kişi geldi. Bu etkileyici ve olağanüstü eserlerin incelediler. William Pidgeon bu kişilerden Amerika'nın büyük Toprak anıtlarını kimin ne amaçla yaptığı hakkında en küçük bir düşünceleri bile bulunmadığını öğrendi. Çeşitli teoriler vardı. Örneğin İsrail'in kayıp kavimleri ya da yok olan dev ırkları gibi.


Gerçekten de Amerika’daki tepelerde yapılan kazılarda devlere ilişkin birçok ize rastlandı. Ancak kanıtlanan bir şey yoktu. Hiç kimse de konunun aydınlatılması için yerel Kızılderililere konunun aydınlatılması için başvurmayı düşünmemiştir. William Pidgeon gerçeği bulmaya karar verdi. Bir yelkenli yaptı. 1840'ta birbiri arkasından bir sürü geziye çıktı Wisconsin'e, Kızılderililerin yaşadıkları winnebago yaSioux'a gitti. Gittiği yerlerde Ticaret ve antika avcılığı yaptı.

Kızılderililer koruyor
William Pidgeon, Bu arada eski anıtları Kızılderililerin koruduklarını gördü. Kızılderililerin koruması altındakiler bozulmadan duruyorlardı. Tepede topraktan yapılma Bir heykel grubu vardı. Panterler, kertenkeleler ve dev büyüklüğünde kuşlar kocaman bir yılan biçiminde bir dizi Tepe keşfetti hayvan biçimindeki Toprak eserlerin yolunu izledi kendisine ne anlam taşıdığını anlatacak birini de buldu.
Bir Kızılderili’nin açıklamaları
William Pidgeon, yukarı Mississippi de pirairie la Cross’ta Eski Toprak eserleri incelerken Saygın bir Kızılderili Bilge’ye rastladı. De-coo-dah adındaki bu Bilge kendisini Elk kavminden geldiğini söyleyerek tanıttı. Bu tepecikleri yapanlar Elk kavmiydi? Halkının yaptığı anıtlara William Pidgeon'un gösterdiği saygı De-cooh-dah'ın hoşuna gitti şaşkınlıktan " iyi bir beyaz adam" diye bağırdı.


William Pidgeon elindeki uzun bıçağını ırmağa atarak Silahsız kaldı. Kızılderililerin kutsal yerlerine artık zarar vermemeye çalışacağına söz verdi. Bunun üzerine De-coo-dah ona eski eserler hakkında bilgi vermeyi teklif etti. Eski gelenekler hakkında öğrencisini aydınlattı. Pidgeon'un o güne kadar öğrendikleri kulaktan duyma bilgilerdi, gerçeğin de uzağındaydı. De-coo-dah un bana anlattıkları şöyle özetlenebilir" atalarım bu ülkeyi yerleştiklerinde çok sayıda hayvanı vardı. Kolaylıkla ava çıkabiliyorlardı. Barış dönemindeki Boş zamanlarında ise tarihlerini yeryüzüne heykellerle yazdılar. Yeryüzü Kızılderililerin kitabıdır. Şu tepeler ve toprak yığınları onun mektuplarından birkaçıdır."



Benzerleri yok

Kuzey Amerika'da heykele benzeyen tepeler öteki büyük Toprak Eserler eski uygarlıklardan kalan yazıtlar gibidir. Bu düşünce, unutulmuş dilleri çözen kişilere heyecan veriyor. "Archaeology in the United States adlı kitabı yazan S.F. Haven, bu görüşü bilimsel açıdan destekliyor.
Wisconsin’in yerel anıtları kuraldışı ve tuhaftır. Ne hiyerogliflere benzerler, ne de simgesel bir özellik taşırlar. Bu nedenle dinsel ya da din dışı yapılar gibi değildirler. Burada böyle bir araya toplanmasalar, çeşitli yerlerde kayaların ve taşların üzerine yapılmış şekiller olsalar, birer yazıt gibi ele alınacaklardı. Okunmaları için çaba sarf edecekti. Daha önce de ileri sürüldüğü gibi, büyük ilgi çekeceklerdi.

Ne anlatılmak isteniyor
Amerika'daki bu tepeciklerin verdikleri mesajı şimdiye kadar hiç kimse çözemedi. Ancak onların ister tanrılar, ister insanlar tarafından yalnızca havadan okunabilmeleri ilginçtir. Wisconsin' deki figürleri içinde insan başlı büyük Kuşlar vardır. Kızılderili efsanelerinde sözü edilen fırtına kartallarına ya da doğunun efsanevi Garuda kuşuna benzerler. Bazı araştırmacılara göre eski simgeler evrendeki yaşam enerjisini gösterirler güneşin gücünü ve yeryüzünün ruhunu belirtirler.

Gizemli yılan figürü
Yılan tepeciklerinin en ünlüsü Ohio da Adam's County dedir. İki eğimin arasındaki şekillerin uzunluğu 382 metredir. Bir gözlem Kulesi artık burayı gezenlerin büyük Toprak sürüngeni görmelerine olanak sağlar. Squier ile Davis bu tepeye araştırdılar. De-cooh-dah'ın  talimatı üzerine William Pidgeon da buraya geldi. Yalnızca kıvrılmış kuyruğundan başlayarak çenesine kadar olan 7 omuru üzerinde yürüdüler. Yılan bir yumurta tutuyormuş gibi çenesini açmıştı.

Kutsallığı sürdürmek için
Pidgeon daha batıda birçok yılan tepecikleri görmüştü. De-cooh-dah ona şunları anlatmıştı:" Sürüngenlere tapanlar, savaşın onlara çizdiği kaderle, sayıca azaldılar. Güneş’e Ay’a ve başka göksel cisimlere tapınmaya zorlandılar. Ruhumda tapınmaya değer şeyler olarak kendilerine bunlar gösterildi. Tanrılarını gizlice gömdüler. topraktan birer simge haline getirdiler. Böylelikle, kutsallığını gene sürdürdüler.
Gök bilimle ilgili deniyor
De-cooh-dah, Ohio daki yılan ve yumurta şeklini de gökbilimle ilişkili bir simge olarak yorumladı. Bilim adamları da günümüzde onunla aynı görüşü paylaşıyorlar. 1975'te Kansas Üniversitesi'nden T.M.Cowan,A.F. Aveni'nin "Archaeoastroonomy in pre-Columbian America" adlı kitabına bir ek yazdı: şekilli Tepeler ve yıldızların yansıması, şekilli tepelerin ve diğer Eski Toprak eserlerin yıldızlarla burçların biçimleri örnek alınarak yapıldığını ileri sürdü.
Asya'da ay tutulmasını gösteren geleneksel şekillerde bir yılanın ayı yuttuğu gösterilir. Ohio’ daki Tepe'nin anlamı bir ölçüde bu görüş olabilir. Ama Cowan'ın gördüğü 7 Omur'la kıvrılmış kuyruk, “küçük ayı” takım Yıldızındaki 7 yıldız ve bunların Kutup yıldızının çevresinde yıllık dönmelerinin simgesidir. Kendi deyimiyle aralarındaki bağlantı rahat verdirmeyecek kadar yakındır.

Yeryüzü ruhunun simgesi
Yılan ve benzeri Toprak eserler astronomik gözlemler için kullanılmış olabilir ya da astronomik bilgilerin kaydına yaramıştır. Ancak bulundukları yerler konusunda kolayca açıklanamayan başka bir şey vardır. İlk bakışta Ohio daki yılan tepeciğinin orada olmasının hiçbir nedeni yokmuş gibidir. Yakınındaki Tepeler ondan daha yüksektir. Daha manzaralıdır, ya da üstlerinde daha geniş düzlükler vardır.

Gizemli olaylar oluyor
Büyük yılan tepeciğinden geçenlerin ve burada yaşayanların başından geçen ilginç öyküler vardır. Tüyleri diken diken eden bu öykülerden biri, sosyoloji profesörü Robert W.Harner tarafından Fate dergisinde( Haziran 1977) yayımlandı. Sonbaharda açık güneşli bir günde tek başına yılanın başının üzerinde duruyordu. Birdenbire bir şey oldu.

O güne kadar hissetmediğim en soğuk en yardımsız en umutsuz korkuyu duydum. Kötü bir Ruha benzeyen bir güç vardı. Harner onun Kendisine doğru geldiğini hissetti. Yaprakların girdap gibi döndüğü bir şekil gördü. Yapraklar döne döne Harner'a yaklaştı. Çevresini sardı. Korkudan bayılacağını sandı.

Sonra büyü birdenbire bozuldu. Enerji Kasırgası geçti. Yapraklar hareketsizleşti. Prof. Harner arabasına bindi. Kendi kendine tepeye bir daha çıkmamaya söz verdi. Olaydan şu sonucu çıkardı: muhtemelen Tepeyi bu özel yere yapmışlardı. Çünkü burada kendine özgü çok olaylar oluyordu…





21 Nisan 2018 Cumartesi

Anlaşılamayan Yapı donuk Kaya

Anlaşılamayan Yapı donuk Kaya
Anadolu'nun sakladığı Gizemler saymakla bitmiyor. Bazıları ise hiç ortaya çıkarılmamış durumda. Tarsus'ta bulunan Donuk Kaya Bunlardan biri. İddialara göre, Donuk kaya yeraltına açılan kapılardan biri ve buradan Yedi Uyuyanlar Mağarasının çıkılıyor.
Sicilyalı Diodoros, M.Ö.50 yılında yazdığı “Evrensel tarihi” adlı kitabında, kuzey rüzgârının estiği noktanın ötesinde yer alan bir adadan söz ediyor: " …bu adada yaşayanların kutsal ve görkemli bir yerleri vardı.  bu kutsal tapınak Güneş Tanrısı Apollon'a adanmıştı ve daire biçimindeydi. Ay tanrısı her 19 yılda bir bu adayı ziyaret ediyor, Bu süre içerisinde Yıldızlar yeniden eski yerlerine dönüyorlardı. Tapınak, gökyüzü ile yeryüzü arasında ilişkiyi sağlayan bir kapı bir geçit işlevi görüyordu."
Diodoros ‘un yazdığı bu bilgilerin kaynağı, M.Ö.4. Yüzyılda yaşayan uzak kuzeyliler adında bir kitap yazan Yunanlı tarihçi Hekataios' du. Ayrıca İskenderiye’den Mısır'ın kutsal Kent'i Tep' e kadar uzanan bir gezide yapmıştı. Ama hepsinden önemlisi, Hekataios' un firavun Ptolemaios l. Sethor tarafından himaye edilmesi ve bunun sonucunda Mısır'ın tüm gizemli bilgilerinden yararlanabilmesiydi. Öyleyse, Hekataios'tan Diodoros'a ondan da günümüze değin ulaşan bilgilerin ilk kaynağı firavun l. Sethor' du.

Göklerden gelen Ziyaretçiler
l. Sethor' un diğer misafir firavunları arasında değişik bir konumu vardır Karnaktaki ünlü krallar Vadisi'nde yaptırdığı mezarının üzerinde bulunan kabartmaların belirli bir önemi vardır bu kabartmalarda insanların Tanrı ve ya olanları ölenler indirilmesi için yapılan özel ayinler ile Güneşin gece yaptığı yer altı yolculuğu anlatılır daha da önemlisi bu kabartmalarda göklerden gelen tanrısal ziyaretçilerden söz edilir.
Bu ziyaretçilerin kendi seçtikleri insanlarla ilişki kurabilmesi için özel yerleri ve herkesin kolay giremeyeceği kutsal mekânlara ihtiyaçları vardı. İşte, Diodoros' un anlattığı Kuzey adasındaki tapınak bu yerlerden biriydi Aslında sözü geçen Ada Britanya adasıdır. Tapınak ise ünlü Stonehenge’dir. Stonehenge'in geçmişi milattan önce 1500 den daha eskilere dayanır. İşlevi tam olarak netti? Bu daha tam olarak anlaşılamadı. Ama kesin olarak bilinen bir nokta var. Stonehenge'ın işlevi gökle ilgiliydi. Yani Burası Sethor'un sözünü ettiği özel ilişki yerlerinden biri olabilir Öyleyse Stonehenge tek miydi benzeri olması gerekmez miydi?
Tarsus'u Hz. Şit kurdu
Öyle bir yer Tarsus'ta nerede olabilir eski çağın en önemli limanlarından olan bu kent bugün bu özelliğini yitirmiş yüzyıllar boyu Knidos'un yani Tarsus Irmağının taşıdığı alüvyonlarla Limanı doldu ve kent denizden Uzakta Kaldı. Ama yüzyıllar öncesinin bu önemli Liman kentinin geçmişi çok eskilere dayanıyor. Arkeologlar Tarsus'un geçmişinin tarih öncesi devirlere kadar uzandığını belirtiyorlar. Kısacası, Tarsus, insanın ortaya çıkışından beri var olan ve Adını değiştirmeden koruyabilen nadir kentlerden biridir. Tarsus'u Hz. Şit kurmuştur.
Şit peygamber, Âdem’ in Halil kabilden Doğan 3. oğludur. Âdem ölmeden önce Şit' i yanına çağırdı ve ona bildiği tüm bilgileri öğretti.
Sonra bir Tufan olacağını, 7 yıl süreceğini bildirdi ve Şit'i varisi tayini etti. Yine inanca göre Şit peygambere Allah 50 sayfalık bir kitap indirdi ve böylece ilk kitap alan peygamber oldu bazı dini kaynaklar Şit' in daha sonra Mekke'ye gittiğini ve orada öldüğünü belirtiyorlar.

Nuh'un Gemisi Tarsus'ta mı?
Eğer Tarsus'un kurucusu Şit ise orayı gerçekten terk etmiş olabilir mi? İnançlara göre, Şit' in yaptığı bir diğer önemli iş Kâbe’nin temelini atmış olmasıdır. Anlaşılıyor ki, Kâbe Mekke'de olduğu için Şit'in oraya gitmiş olabileceği düşünülüyor. Oysa bazı uzmanlar böyle düşünüyorlar. Onlara göre, Şit, sembolik anlamda ilk ibadethaneye yani Mabedi inşa etti yine bazı iddialara göre tufandan sonra Nuh'un Gemisi Ağrı Dağı'na nede Cudi Dağı'na oturdu Tarsus yakınlarında bir Dağın tepesine oturdu.
Bu iddiaların sonucunda görülüyor ki Tarsus da bir mabet olmalıdır. Üstelik bu mabet insanlığın ilk ibadethanesidir. Hekataios'dan kaynaklanan adaş Diodoros‘ lara göre ve diğer inançlar doğrultusundaki araştırmalara göre, ortaya çıkan sonuç aynıdır Tarsus'ta böyle bir yer aranabilir. Bu düşünceye en yakın ve en uygun yer ise Donuk Kaya’dır. Burası Donuktaş ya da Dönüktaş adlarıyla da biliniyor.

Ne için yapıldığı belli değil
Donuk Kaya’nın gizemli yönüne geçmeden önce, burayla ilgili elde bulunan bilgileri incelemek gerekiyor Donuk Kaya Tarsus çayının doğusunda yer alıyor dış ve iç hatları ile tam bir dikdörtgen görünüşünde, son derece kalın olan duvarlarının uzunluğu 115 metreyi buluyor. Harabenin iç taraftan duvar uzunluğu 87 metre genişliği 42 metre yüksekliği 8 metre uzun yıllardan beri yapılan araştırmalara rağmen yapı hakkında kesin bir bilgi sağlanamadı yapılan kazılarda ele geçirilen yapıya göre çok daha sonraki dönemlere ait bir kaç yıldan beri Donuk Kaya hemen hemen unutulmuştur.
Ortada tek bir rivayet var, o da Donuk bayanın Asur Krallı Asurbanipal'ın mezarı olduğu. Bu iddiaya göre milattan önce 9. yüzyılda yaşayan Asurbanipal, isyancılardan kaçarak Kilikya’ya geldi. Sonradan pers komutanlarından Arjilar tarafından öldürüldü ve buraya gömüldü. Ama bu İddia zayıf bulunuyor. Çünkü Kaçak ve yenik Bir Kral için böyle görkemli bir yapının nasıl ve kimler tarafından yapıldı pek düşünülemez. Ayrıca göründüğü kadarıyla Asurbanipal den çok daha önce yapılmıştır. Diğer taraftan Burası Asur krallığının en ünlü ve en güçlü kralının mezarı ise yapılan kazılarda zengin ve değerli birçok eşyanın ortaya çıkması gerekirdi.
Dışarı ile bağlantısı yok
Donuk Kaya'nın deniz tarafına doğru olan yönünde yapılan kazılarda bazı insan kemikleri ve Birkaç silah çıkarılmış. Çıkarılan bu silahların Roma dönemine ait olduğu sanılıyor. Duvarlara dıştan bakıldığında 5 metre kadar büyük yükseklikten sonra 2,5- 3 metre yüksekliğinde dışarı doğru bir çıkıntı görülüyor. Yani bir dikdörtgenin üzerine daha geniş bir dikdörtgen oturtulmuş. Deniz tarafının ters yönünde ikinci bir kütle daha görünüyor ama kütle ile onun arasında geniş bir koridor var. Dış duvarların içerisinde yer alan yine dikdörtgen kütlelere nasıl inilip çıkıldığı belli değil ortada ne bir merdiven kalıntısı ne bir yol görülmüyor.
Daha da ilginci Donuk Kaya’nın dışarıda hiçbir bağlantısı yok, yani Hiçbir kapı izi veya kalıntısı yok. Sonuçta görülüyor ki donuk Kaya Öyle bir yer ki ne içeri girilecek bir yolu var nede dışarı çıkılacak bir yeri. Akla tuhaf bir düşünce geliyor sanki Donuk Kaya içeride ne olduğu görülmesin ve kimse girmesin diye çevresi yüksek Duvarlarla kuşatılmış özel amaçlı bir yerdir. Ama duvarların genişliği neden 40 metrenin üzerindedir. Bunun da tek amacı olabilir, duvarın üzerindekilerin yakına gelenler tarafından görülmesini engellemek. Bu durumda şöyle bir soru ortaya çıkıyor; içeridekiler kimdiler ve ne yapıyorlardı.

Mağarada kaybolanlar
Donuk Kaya’nın gariplikleri bu kadarla bitmiyor. Ana kütlenin hemen tam ortasında yer alan Duvarın dibinde bir delik var. Bu delik Mağaramsı bir yere açılıyor, giriş dar ama şöyle bir bakıldığında gittikçe genişlediği görünüyor. Acaba bu mağara nereye gidiyor, bu konuda yetkililerin verecek bir cevapları yok ama bölge Sakinleri ilginç bir öykü anlatıyorlar; çok eskiden kalan törelere göre buradaki her yeni evli çift, Nikâhtan sonra, bu mağaraya gelir içeri girerler ve bölgedeki bir başka çıkıştan çıkarlarmış. Gerçekten de Tarsus'un bu bölgesinde birçok yer altı mağaraları var. inanca göre yer altına inip çıkan yeni evli çiftler bu şekilde kutsandıklarını ve evliliklerinin onaylandığına inanıyorlar.
Fakat 10-15 yıl kadar önce bir olay olmuş. Yine yeni evli bir çift mağaraya gitmişler, bölgeye yayılan düğün alayı onların ortaya çıkmalarını bekliyorlarmış ama bu kez olay beklendiği gibi sonuçlanmamış yani çift bir daha ortaya çıkmamış. O günden beri de onlardan hiçbiri haber alınamamış. Bu garip olaydan sonra yetkililer donuk Kaya'nın girişini yani Sonradan duvarın yıkılmasıyla yapılan bir geçidi demir bir kapı ile kapatmışlar. Böylece içeri girmek yasaklanmış. Şimdi ancak Toprak yığınlarının duvarın yüksekliğine yakın olduğu yerlerden tırmanarak içeri girebilmek mümkün.

Dünyanın derinliklerine
Bu iddia yeni çağrışım yaptırıyor ve akla Bu kez Agarta geliyor. Başta Kapadokya yani Ürgüp Göreme ve kaymaklı olmak üzere hemen tüm İç Anadolu'nun altında derinlere doğru giden bir mağara sisteminin var olduğu artık bir tartışma konusu değil. Bu sistemin Tarsus'a kadar uzandığını kimse ileri süremez. Evet birçok iddiaların aksine dünyamızın içi boş değildir, ama dünyamızın derinliklerine inen yeraltı mağaraları koridorlar ve geçitler vardır. Bunların varlığı kesin olarak ortadadır.
Eskiden kalan tüm gizemli yapılar yeraltına uzanıyorlar. İşte Meksika’daki Uxmal piramidi, işte sfenks, işte Tibet’teki birçok Manastır ve diğerleri. Öyleyse Donuk kaya da bu tür bir yer olmalıdır. Evet, burası diğeri benzer yerleri gibi ün kazanmamıştır ama tüm Gizemciler için bulunmaz bir yer. Ama çözüm Nerede aranacak. Görüldüğü kadarıyla elde tek bir ipucu var o da Donuk Kaya'nın geometrik şeklidir. Burası neden dikdörtgenler üzerine kurulmuştur.

Dikdörtgenin Esrarı
İnsanoğlunun kullandığı tüm geometrik formlar içinde en güçlüsü ve güvencelisi dikdörtgendir dikdörtgen deneysel olarak tüm zamanlarda ve tüm yerlerde daima kullanılmıştır. İnsan kullandığı hemen her cisim de her boyutta dikdörtgen formunu hazırlamış ve kullanmıştır ev oda masa yatak gibi..
Bunlar insanın kullandığı en önemli kavramlardır dik açılı tüm şekiller insana hükmetme ve irade gücü duygusunu iman ederler Bu duygu soyut bir güç özleminden doğar.
Görülüyor ki Donuk Kaya'nın bilinmeyen yapımcıları böylesine önemli bir formu kullanarak orayı inşa ettiler Böylece iradelerini ve güçlerini kanıtlıyorlardı. Ayrıca onlar için orası basit bir ev bir oda ya da bir yatak kadar da önemliydi.

Donuk Kaya'nın Gizemi hava karardığında daha çok ortaya çıkıyor. Çünkü yapının tabanından göğe bakıldığında dünya ile ilgili her şey gözlerden siliniyordu. Sadece dikdörtgen biçiminde yıldızlarla kaplı bir Gökyüzü parçası görülüyordu. Belki de Gizem'in çözümü bu gökyüzü parçasının içindedir

15 Nisan 2018 Pazar

Lemurya bir masal mı?

Lemurya bir masal mı?
Dünyanın bilinen tarihinin sanıldığından çok daha eski olduğu öne sürülüyor. Sözgelimi, Lemurya adı verilen bir diğer kayıp uygarlığın, yaklaşık 40 milyon yıl önce yeryüzünden silindiği iddia ediliyor. Tarih bilimi yanılıyor mu yoksa tüm bunlar masaldan mı ibaret?
Tüm kayıp kıta efsaneleri arasında en İnanılmaz gibi görüneni, Lemurya’nın öyküsüdür. Öykü'nün kaynağı 19. yüzyıl bilginleri tarafından ortaya atılan bazı tezlere dayanıyor.
Doğa bilginleri Hint Okyanusu'nun çevresindeki ülkelerde Lemur adlı bir maymun türü keşfetmişlerdi. Ama ortada açıklanamayan bir durum vardı. Bu ülkeler birbirlerinden binlerce kilometre uzaktaydılar Üstelik Madagaskar’la Hindistan arasında olduğu gibi ülkeler arasında uçsuz bucaksız bir Okyanus uzanıyordu. Bu kadar küçük bir hayvanın Okyanusu yüzerek aşması mümkün olamayacağına göre geriye tek olasılık kalıyordu: Bir zamanlar lemur maymunları, bugün yaşadığı ülkeleri kapsayacak genişlikte bir kıta üzerinde yaşamış olmalıydı.
Bu dönemde yani 1850 lerin sonunda Charles Darwin'in “türlerin kökeni “ adlı kitabı yayınlanmıştı. Kitapta canlıların evrimi ve değişik türlerin ortaya çıkışı anlatılıyordu. Oysa dini inançlara bağlı olanlar türlerin yeryüzüne Tanrı tarafından dağıtıldığını öne sürüyorlardı. Lemur maymunlarının bulunuşu bu iki görüş arasındaki tartışmayı yeniden alevlendirdi.

Yeni bir kayıp kıta
İşte bu sırada Darwin'in teorisini destekleyen Alman doğa bilimcisi Ernst Heinrich Haeckel, ilginç bir fikir ortaya attı: Lemur Maymunlarının anayurdu bu bölgede Eskiden var olan bir kıta idi. Ama bu kıtanın bir kısmı batınca maymunlar Bugün üzerinde yaşadıkları ülkelere de dağılmışlardı. Haeckel kayıp kıta ya maymunların adından esinlenerek “lemurya” adını verdi, aynı zamanda buranın uygarlığın beşiği olduğuna ilişkin ilk fikirlerini ortaya attı. Haeckel şöyle yazıyordu:
Hint okyanusunda idi
" Bazı şartların varlığı(özellikle artarda gelen bazı tarihi olgular), eskiden Hint okyanusunda bulunan ve daha sonra batan bir kıtanın eskiden insanoğlunun anayurdu olduğunu düşündürüyor.  Kıta, Asya'nın güneyinden (Belki de Asya'nın devamı olarak) doğuda Hindi Çin ve Sumatra adalarına, batıda Madagaskar ve Güney Doğu Afrika kıyılarına kadar uzanıyordu.
Daha önce de belirttiğimiz üzere; hayvanların ve bitkilerin dağılımı gibi bazı olguları göz önünde tutarsak, büyük bir olasılıkla çok eskiden Güney Hindistan gibi bir kıtanın var olduğunu söyleyebiliriz. Eğer lemurya yı insanoğlunun ana yurdu olarak kabul edersek, insan ırklarının karayoluyla coğrafi dağılımını da rahatlıkla açıklayabiliriz.."

Gizemciler ve medyumlar ilgileniyor.
Ama Zaman geçtikçe yeni teoriler ortaya atıldı lemur maymunlarının dağılımı ve insanoğlunun kökeni üzerine daha inandırıcı fikirler ileri sürüldü. Böylece Haeckel ‘in düşünceleri ile birlikte kayıp kıta lemurya da bir kenara bırakıldı İşte bu sırada bir takım gizemciler ve medyumlar "kayıp kıta" fikrine dört elle sarıldılar aynı şeyi daha önce Atlantis ve Mu kıtaları ile ilgili tartışmalar sırasında da görülmüştü.

Esrarengiz kitaplar
Sonunda, zamanın en tanınmış Gizemcilerinden biri konu ile ilgilendi. Bu kişi teozofi Cemiyeti'nin kurucusu madam Helena P. Blavatsky idi. Açıklanamayan, doğaüstü güçlere sahipti. 1888'de konu ile ilgili olarak Gizli Doktrin adlı bir kitap yayımladı. Kitapta kendi felsefesini de anlatıyordu. İddiasına göre eski çağlarda var olan bazı olağanüstü düşünceler kendi bedenine geçmişti Ayrıca "Mahatma Tarikatı" adlı bir grup bedensiz varlığın, Tibet'ten dünyayı yönettiği ne inanıyordu.
Balavatsky'nin kitabı Mahatmalara ait eski bir çalışma olan Dyzan kitabına dayanılarak yazılmıştı. Balavatsky'nin belirttiğine göre mahatmalar kendisine göğe nasıl çıktıklarını göstermişlerdi. Dyzan kitabı, Atlantis de şimdi unutulmuş olan Senzar dili ile yazılmıştı. Atlantis ve Mu kıtalarının bilinmeyen tarihinden bahsediyordu.

Anlaşılması zor
Gizli doktrin, günümüz İngilizcesi ile yazılmış olmasına rağmen anlaşılması oldukça zor bir kitaptır Örneğin şöyle bir bölüm var:"…. büyük acılardan sonra eski üçünden vazgeçti ve onların yerine yeni yedi derilileri koydu ve önce birincisi üzerine çalıştı... tekerlek 30 kez daha döndü Böylece rupas meydana geldi yumuşak taşlar sertleşti sert bitkiler yumuşadı, görünmeyen görünür oldu, Böcekler ve arı oğulları.."
Mahatmalara göre yeryüzünde toplam olarak 7 kök ırk yaşayacaktı. Birinci kök ırk, görünmeyenlerdi, ikinci Kök ırk görünenlerdi. Üçüncü kök ırk Lemuryalılar, dev gibi ve goril, orangutan, şempanze türü iri maymuna benzeyen beyinsiz yaratıklardı. Bundan sonrakiler Atlantis e gelenlerdi. Bunlar tam anlamıyla insan olmalarına rağmen kara büyü ile yok edildiler. Bugünün insanları olan Bizler 5. kök ırkı oluşturuyoruz. Bizden sonra altıncı nesil dünyaya gelerek lemur ya da yaşamaya başlayacak 7. ve sonuncu neslin ardından dünyada yaşam sona erecek ve Merkür gezegeninde yeni bir yaşam başlayacak.
40 milyon yıl önce yok olmuş
Balavatsky, sahip olduğu doğaüstü güçlerin yardımıyla lemurya'nın kaybolan Dünyası'nı ayrıntılarıyla anlatabiliyor:" lemur ya da yaşayanların bazıları 4 kolluydular, diğerlerinin kafalarının arkasında bir gözleri vardı. bu göz sayesinde "ruhsal görüş gücü" kazanıyorlardı. Konuşmak için sözcüklere ihtiyaçları yoktu çünkü telepatiyle anlaşabiliyorlardı lemuryalılar Mağara ve toprak dediklerinde yaşıyorlardı. kıta Güney Yarım kürenin büyük bir bölümünü kaplıyordu. Hizalayalar’ ın eteklerinden Antarktika’ya Güney Kutup dairesine kadar uzanıyordu lemurya yaklaşık 40milyon yıl önce yok olmuştu. Üzerinde yaşayanların bazıları kurtulmuşlardır. Bugün Afrika ve Asya'da yaşayan aborigiler, papuanlar, hottentolar gibi bazı kabileler Lemuryalıların torunları idi.

Başka Gizemcilerin yaklaşımları
Balavatsky ve diğer bazı teozofistlerin ileri sürdüğü düşünceler oldukça ilginç görünmelerine rağmen hakkında pek söz edilmemiştir. 1891'de Balavatsky'nin ölümünden sonra izleyicileri onun düşüncelerini tekrar gündeme getirdiler. Öğrencilerinden Annie Besant ve yine önde gelen filozofistlerden biri olan W.Scott-Elliot, lemurya Üzerine uzun yazılar yayınladılar.
W.Scott-Elliot " teozofi üstatlarından" yalnızca doğaüstü güçlerin inceliklerini değil aynı zamanda bazı haritalarda devraldığını öne sürüyordu Bu haritalar dünyanın evriminde geçirdiği önemli aşamaları gösteriyordu. W.Scott-Elliot, konuyla ilgili olarak Atlantis Kayıp Kıta Mu’ nun öyküsü adlı bir de kitap yayınlamıştır sözünü ettiği esrarengiz haritalardan 6 sının kopyaları vardı ilk kez 1896'da yayınlanan kitabın bugün hala yeni basımlarının yapıldığı biliniyor.

İnsanın yaratılışı
W.Scott-Elliot'a göre Evrenin Gözeticisi Manu lemuryayı 3. kök ırkın gelişeceği yer olarak seçmişti. Manu’ nun burada insanı ilk yaratma girişimleri, peltemsi bir yaratığın ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Zamanla yarattığın iskeleti gelişti bedeni sertleşti Böylece ayakları üzerinde durabilecek hale geldi.

Üçüncü bir gözleri vardı
Yaratığın boyu 3,5-4,5 metre arasında değişiyordu düzgün bir yüzü kahverengi derisi uzun ağzı ve burnu vardı Anlı yoktu birbirinden ayrık olan gözleri sayesinde, karşıyı olduğu kadar yanları da görebiliyordu. Kafasının arkasına üçüncü bir gözü bulunuyordu. Bugün bu göz insanların beyninde, ışığa karşı hassas bir noktaya(pineal gland) dönüştü, lemuryalıların topukları geriye doğru çıktı bu sayede, hem öne hem arkaya doğru rahatlıkla yürüye biliyorlardı. W.Scott-Elliot, bu ifadeyle herhalde yaratığın kafasının arkasındaki gözün de bir işe yaradığını anlatmak istiyordu.

İrade gücüyle..
1923 te, önde gelen Teozofistlerden Rudolf Stainer, kozmik hatıra:  Atlantis ve lemurya adam da bir kitap yazdı. Steiner 1907'de Blavatsky'nin derneğinden ayrılarak antropozofi Cemiyeti'nin kurdu. Kitapta lemuryalıların kıt akıllı oldukları belirtiliyordu ama irade gücü sayesinde ağır yükleri kaldırabilecek özelliklere sahiptirler yumurtlayarak üredikleri çift cinsiyetlilik dönemlerinde tek gözleri vardı seksi keşfettikten sonra görünüşleri değişti gelişme gösterdi.

Cinsiyetlerin ayrılması
Lemuryalılar tek cinsiyetli iken ruhları bedenlerini Egemen durumdaydı ama Dünyamız giderek değişiyordu yeni bir döneme geçilmiş ve her taraf kalabalıklaşmıştı bu durumda beden ruhtan daha önemli hale geldi, cinsiyetleri ayrıldı.
Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, lemurya ya belli insanlar ilgi duymaktadır. Bunlar genellikle Gizemci kişilerin öğrencileriydi ama 1920'lerden sonra daha çok sayıda insan kayıp kıta ile ilgilenmeye başladı.

Amerika'da yaşıyorlar
22 Mayıs 1932'de Los Angeles Times Star gazetesinde, Edward Lanser imzalı ilginç bir yazı yayınlandı. Yazıda Lemuryalıların torunlarının Kaliforniya’nın kuzeyindeki Shasta Dağı’ nda yaşadıkları İddia ediliyordu.

Dağın zirvesindeki ışıklar
Belirttiğine göre lanser lemuryalılar ile ilgili bilgileri bir tren yolculuğu sırasında öğrenmişti bir gece trenle Portland, Oregon'a gidiyordu. Yol Shasta Dağı yakınlarından geçiyordu. Dağın eteklerinde geldikleri sırada, zirvede kırmızılı Yeşilli Işıklar olduğunu fark etti.  trendeki kontrol memuru ışıkların Lemuryalılar tarafından yakıldığını söyledi. Buralara gelişlerinin yıl dönümünü kutlamak için tören yapıyorlardı.

Gidenler dönmüyor
Korkusuz Gazeteci buradan ilginç bir haber çıkarabileceğini sezmişti. lemuryalıları araştırmak için derhal Shasta Dağı'na bir gezi düzenlemeye karar verdi dağın eteklerindeki Weed kasabasına geldi. Yazdığına göre, burada konuştuğu kimseler ilginç şeyler söylemişlerdi. Dağın zirvesinde garip ışıkları görüyorlar ve orada esrarengiz bir köy Olduğunu biliyorlardı ama hiç kimse oraya gitmemiş ya da gittiyse bile geri dönememişti.
Sonunda lanser, lemuryalıların yaşadığı yer hakkında uzman biri olan birini buldu. Bu kişi tanınmış bir bilim adamı olan Profesör Edgar lucin Larkindi. Görünüşe bakılırsa Profesör Larkin'in bu gizli topluluk hakkındaki bilgisi, konuya ilgi duyan sıradan insanların bilgisinden fazla değildi. Yüksekçe bir yere yerleştirdiği teleskoptan dağın zirvesindeki topluluğu izlemekten başka bir şey yapmamıştı güçlü teleskopla zirvede büyük bir tapınak olduğunu görmüştü. Mermer ve oniksten yapılmış olan tapınak, Maya tapınakları ile boy ölçüşecek kadar güzeldi. Gerçi Weed kasabasında yaşayanlar Arada sırada Lemuryalıları görüyorlardı. Ama lemuryalılar kendilerini kasabalılardan kuruyorlardı. Uzun boylu dost görünüşünü nazik kimselerdi saçları kökünden kesilmiş ve üzerlerinde Lekesiz beyaz kumaştan giysileri vardı.

Gizli güçleri var
Lemuryalılar bazen Weed'e alışveriş için geliyorlardı. Dükkânlardan bol miktarda kükürt, tuz ve domuz yağı alıyorlardı. Karşılığında dağdaki madenlerden çıkardıkları altın parçalarını veriyorlardı doğal olarak bu durum lemur yalıları arayıp bulmak için binlerce insanın Shasta Dağı'na tırmanmasına Yol açmalıydı. Ama bu noktada Lancer inanılmaz hikâyesinin yeni bir şey ekliyor. Böylece anlattıklarını savunabilecek Hale geliyor.

Bir kaç yüz bin yıldır Amerika'da yaşayan lemur yalıların torunları "Tibetli üstatların gizli güçlerine" sahiptiler çevreye çok iyi uyum gösterebilirler, isterlerse görünmez olurlardı. Ayrıca, yaşadıkları yerleri "görünmeyen koruyucu beni engelle kuşatarak" kendilerini Davetsiz Misafirlere karşı kuruyorlardı. Şüphesiz Bütün bunlar uzun süredir nasıl keşfedilmeden yaşadıklarını açıklamak için yeterliydi.

İş bu noktaya kadar gelince Los Angeles Times Star'ım pek çok okuyucusu artık dayanamadı. Lanser ‘in öyküsünün gerçekten çok hayale dayandığı İddia ediliyordu. Gazetecinin larkin gibi bir Tanık bulması da bir şeyi değiştirmezdi. Çünkü yalnızca yaşlı bir gizemciydi. Kaliforniya'da Lowe dağı gözlemevinde çalışıyordu. Üstelik Burası yakındaki Wilson Dağı Gözlemevi gibi bilimsel amaçlı bir enstitüde değildi öte yandan larkin ‘de Lemuryalılar gibi gerçekte olmayan biriydi Çünkü Lanser ‘in bu inanılmaz Öyküyü yazmasından tam 8 yıl önce 1924'te ölmüştü.

Tarihin değiştirilmesi

Görüldüğü gibi şu ya da bu amaçla tarihi yozlaştırmak isteyenlerin olduğu bir gerçek bu yozlaşma katkıda bulunanlardan biri de Tarih biliminin kendisi. Çünkü yazılı tarihte Atlantis'in Mu'nun lemurya’ nın yer almayışı bunun çarpıcı bir örneği olarak ortada acaba günün birinde tarih kendi kendini değiştirmek zorunda kalacak mı?