29 Aralık 2015 Salı

Mohenjo-Daro


Mohenjo-Daro



On bin yıl önceki nükleer savaş ve bunun destanı Mahabharata… Destanda anlatılanlara kanıt  olarak Mohenjo-Daro kenti gösteriliyor. Pakistan’daki bu gelişmiş antik kent 1922’de ortaya çıkarıldı. Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış ve su sistemi bugünkü modern sistemlere benziyor. 


Düzenli yollar ve kanalizasyon sistemleri geniş bir nüfusu barındırdığının işareti. Çamurla sıvanmış tuğla evler iki katlı ve büyük kısmında banyo var. Antik kentin caddelerinde bulunan siyah cam kalıntılarının ve kil çömleklerin çok yüksek ısıya maruz kalarak eridikleri keşfedilmiş. Arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler bulmuşlar; bir anda ölmüş bu insanların yumrukları sıkılı haldeymiş. İskeletlerde tespit edilen radyoaktivite, Hiroshima ve Nagasaki düzeyinde. 

Bu olay Mahabharata Destanı’nda “Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar. Derken vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır. Doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, her şeyi yakmaktadır” diye anlatılır. 


Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneği. Zeki canlılar arasında çıkan bir anlaşmazlığın, savaşa dönüşmesi ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanılması anlatılıyor. İtalyan bilim insanı Roberto Pinotti, destanda geçen Vimanalar´ın UFO´larla benzerliğine dikkat çeker.

http://listelist.com/aciklanamayan-olaylar/

27 Aralık 2015 Pazar

Şecaat arz ederken sirkatini söyler



ŞECAAT ARZ EDERKEN SİRKATİNİ SÖYLER

1918'de gaz yüzünden bir süre gözleri görmeyen Hitler eğer gözleri iyileşirse mimar olma planlarını bırakıp politikacı olmaya kendi kendine söz verdi. Görme yetisini tekrar kazandığında Almanya'yı bulunduğu umutsuz durumdan kurtarıp ait olduğu yere yükseltmek için ant içti. Ama daha sonra planda bir değişiklik yaptı. Tarihin önceki delilerden daha da deliydi ve 20. yüzyılın en büyük demogoguydu. Yaptığı işlerin kaydını çok sıkı tutturuyordu. Gelecek nesillerin bunlardan faydalanmasını istiyordu. 


Hitler ve propaganda bakanı Joseph Goebbels ise kayıtlardan fazlasıyla ilgileniyordu. Almanya o sırada film yapımında uluslararası bir merkezdi. Babelsburg'daki stüdyolarda bugün klasik olan yönetmenler çalışırdı; Fritz Lang (Metropolis, M), F.W. Murnau (Nosferatu) ve Robert Wiene (Dr. Caligarınin Dolabı) bunlardan bazıları. Dahası yetenekli kadın belgeselci Leni Riefenstahl Olmpia ve Azmin Gücü adlı destansı filmleriyle Nazi propagandasına destek olmuştu. Hitler ve bakanlarına bu da yetmedi ve "#m Yıl Boyunca Reich" filmini çektirdiler. Film ve resim karelerine savaşla ilgili her tür sahne kaydedildi. Fabrikalar, eğitim kampları, göreve gönderilen askerler, Berlin'in tekrar inşası, sanat ve politika. Etnik temizlik de tüm planın bir parçası olduğundan toplama kampları da filmde yer alıyordu. Naziler tam anlamıyla "şecaat arz ederken sirkatini söylüyordu." Ne kadar kahraman olduklarını anlatmak için gerçekleştirdikleri etnik temizliği kanıt olarak gösteriyorlardı. 

Almanya savaşı kaybedip Hitler intihar ettiğinde Nazi savaş suçlularını yargılamak üzere uluslararası bir mahkeme kuruldu. Mahkeme 20 Kasım 1945'de Almanya'nın Nürmberg şehrinde başladı. ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği'nden gelen hakimlerin oluşturduğu bir kurul mahkemeyi yönetiyordu. Nazi savaş suçluları, görgü tanıklarının ve işkence kurbanlarının ifadeleri alınarak yargılandı. Yargıçlar delillerin sadece konuşulanlardan ibaret olacağından korkuyordu. Dahası olayların boyutlarının ne olduğu sürekli sorgulanıyordu. Ölüm ve acı savaşın normal bir parçası kabul ediliyordu. 


Nazilerin çizgiyi geçtiğini ispat eden herhangi bir delil var mıydı? O sıralarda CIA'nin başında olan ve "vahşi" lakabıyla anılan Bili Donovan sayesinde farklı arşivlerden belgeler mahkemeye akmaya başladı. Bunların arasında Nazilerin yönetim birimlerinin yazışmaları da vardı. Bu belgelere dayanarak da yargılananlar mahkûm edildi.

            114 Hitler ve Goebbels'in sinemaya ilgileri sayesinde, Nazilerin yaptıkları ve toplama kampları filmlerinde delil olabilecek birçok unsur ortaya çıktı. Nazilerin ne kadar korkunç olduklarını hayal gücüne bırakmayan belgelerdi bunlar. Hitler çok iyi biliyordu ki bir resim bin söze bedeldi. Duruşmaların sonunda yirmi bir Nazi subayı çeşitli savaş suçlarından hüküm giydi. 




On ikisi ölüme mahkum edildi, gerisi hapse gönderildi. Daha ah düzeydeki askerler ve gardiyanların davalarından da 24 idam 128 hapis kararı çıktı. Bu dava için daha sonra özür dileyenler oldu. İçinde bulundukları koşullardan dolayı kişilerin suç olarak görmedikleri eylemleri yaptıkları için cezalandırılamayacağı söylendi. Ancak ABD Yüksek Mahkemesi Başkanı Robert Jackson bireyin bilinci dahilinde yaptığı her davranıştan sorumlu olduğunu savunan fikirleri kabul gördü. Savaş suçları konusunda fazla anlaşmazlık yoktu. İşlenen suçlar gelecek kuşaklara ibret olması için kayıtlara geçti.

26 Aralık 2015 Cumartesi

800 yıllık cep telefonu şok etti

Avusturya'da ortaya çıkarılan 800 yıllık nesnenin cep telefonuna benzerliğini görenler donup kalıyor. UFO uzmanları, nesneyi uzaylıların getirmiş olabileceğini iddia ediyor.





Avusturya'da yapılan bir kazı çalışmasında 13'üncü yüzyıla ait olduğu tahmin edilen bir nesne bulundu. Oyulmuş taştan yapılma nesnenin günümüzde kullanılan cep telefonlarının ilk örneklerine olan benzerliği herkesi şaşırttı.
ŞOKE EDEN UFO GÖRÜNTÜLERİ SEMBOLLER, SÜMER ÇİVİ YAZISI...
Sabah'ın haberine göre üzerinde hatları oldukça belirgin şekilde ekranı, kontrol tuşları ve rakamlara benzeyen bazı sembollerin yer aldığı 12 tuşun kazılı olduğu nesne, kafalarda soru işaretleri yarattı. Bazı UFO teorisyenleri, bulunan tarihi nesnenin o dönemde uzaylılar tarafından getirilmiş olabileceğini iddia etti.
Dünya çapında üne sahip UFO uzmanı Daniel Munoz ise nesnenin üzerindeki tuşların üzerine kazınan sembollerin, Sümer çivi yazısı olduğunu tespit etti. Daha çok Mezopotamya'nın Irak-Suriye bölgesinde görülen Sümer eşyalarının Avusturya'ya nasıl ulaşabileceği ise merak konusu oldu.
Tarihçiler, milattan önce 3 binli yıllarda Mezopotamya'da hüküm süren Sümerlere ait eşyaların o dönemki ticaret koşullarıyla dünyanın çeşitli yerlerine iletilmiş olmasının mümkün olduğunu kaydetti. Nesnenin 800 yıllık olduğunu doğrulayan Munoz, işlevinin ise telefon olup olmayacağı konusunda yorum yapmadı.
http://www.milliyet.com.tr/800-yillik-cep-telefonu-sok-etti/dunya/detay/2169834/default.htm?ShowPageSkin=1

22 Aralık 2015 Salı

Sosyal Medya Bu Görüntüyü Konuşuyor!

Sosyal Medya Bu Görüntüyü Konuşuyor!

Marja Terttu Karlsson, Pajala kentinde kuzey ışıklarının oluşturduğu kurt resmini fotoğrafladı.
İsveç’in en kuzeyindeki Pajala kentinde kuzey ışıklarını fotoğraflayan Marja Terttu Karlsson’un objektifine kuzey ışıklarının oluşturduğu kurt resmi takıldı. Fotoğraf sadece İsveç Televizyonu SVT’ nin web sayfasından iki gün içerisinde 32 bin kere paylaşıldı. Fotoğrafın sosyal paylaşım sitelerinde hızla paylaşıldığı belirtildi.

 

FOTOSHOP DEĞİL

Marja Terttu ‘‘Bir yıl önce de kuzey ışıkları dansı sırasında doğan kuşu şekli yakalamıştım. İlerde belki ayı yakalarım" dedi. 


http://www.haber61.net/sosyal-medya-bu-goruntuyu-konusuyor-252723h.htm alınmıştır

7 Ağustos 2015 Cuma

Azrail’in güzelliği


-Onk. Dr. Haluk Nurdaki’ den gerçek bir hatıra
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.


Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısabirsüre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:


-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size... Dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum. 


-"Siz... Dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak: 

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala: 

-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?" 

-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. 

Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

googlesyndication.com/pagead/show_ads.js" type="text/javascript">
Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"

-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek: 

-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şahadet getirerek vefat etmeden biraz önce de: 

-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!...


http://www.haberprogram.com/Haber/34651/2008/03/20-Azrail_in_guzelligi.php alınmıştır

1 Ağustos 2015 Cumartesi

İnsan beyninin 20 yıla kadar implantlar sayesinde internete bağlanabilecek




Google’ın mühendislik departmanı yöneticisi Ray Kurzweil, insan beyninin 20 yıla kadar implantlar sayesinde internete bağlanabileceğini öne sürdü.



Kurzweil, insanoğlunun 2030 yılına kadar ‘hibrit’ bir beyne sahip olacağı öngörüsünde bulundu. Kurzweil’e göre gelişen teknoloji sayesinde beynimize eklenecek parçalarla internete bağlanarak veri alışverişinde bulunabileceğiz. 1990’lı yıllardan bu yana yaptığı gelecek kehanetleri yüzde 86 oranında tutan Kurzweil, internet bağlantısı sayesinde beynimizi yedeklememizin de mümkün olduğunu vurguladı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bilim-teknik/292867/Beynimiz_internete_baglanacak.html

10 Temmuz 2015 Cuma

Cevat paşa ve kutsal mayınlar


Çanakkale Savaşları, ciltler dolusu kitaplarda, bolca anlatılmış, ama ben dilimin döndüğü kadar, o savaş içinde yaşanmış ve halkımız arasında dilden dile dolaşan menkıbeleri, imkânsız gerçekleri bir ışık kümesi halinde yansıtmaya çalışacağım.
25 Şubat 1915. Düşman donanmaları üçüncü kez istihkâmlarımıza saldırmış; Seddülbahir, Kumkale, Orhaniye ile Ertuğrul Tabyaları düşmanın ateşi karşısında cehennemi bir hal almıştı. Savaş adeta bir tufanı andırıyordu.
Zırhlılar topları kısa menzilli Seddülbahir ve Kumkale Bataryalarının ateş alanları içine girince, erlerimiz tekbirler getirerek top başına koştular, ama ne yazık ki çok eski bir teknoloji ürünü olan bu alman yapımı toplar dumanın kalkmasını bekleyip düşmanın gözle görülür duruma gelmesini bekleyinceye tek düşman kat kat fazla top mermisini onların üzerine yağdırıyor, askerimizi bunaltıyor ve ateş tufanı içinde bırakıyordu.
İstihkâmlarımızdaki demode toplar, top çemberlerinin bozulması, namlulara, mataforalara, top raylarına isabet eden düşman mermileri ile işleyemez bir hale gelmiş ve bu istihkâmlar elden çıkmıştı.
Müstahkem Mevki topçu Kumandanı Albay Talat, Cevat Paşa’ya; bu acıklı halimizi rapor ederken :"Bataryaları terk ediyoruz komutanım." diyordu.
Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, o gece geç vakit yatağa girdi. Çok yorgun ve huzursuz idi. Hemen dalıverdi. Rüyasında Allah tarafından buyruldu ki :"ey Cevat, sen Müslüman Türk topraklarının kumandanısın. bu topraklar üzerinde yaşayan sizler, benim kelamıma hürmet ve tazim edersiniz. Size müjdeler olsun ki; yakında zafere  müyesser olacaksınız. Deniz üzerine bak. "Dönüp denize baktı denizin üstü, yoğun bir nurla kaplı idi. O nurlu dalgalar arasında çiçeklerle bezenmiş ,(Kef ve Vav) harflerini gördü, hemen uyandı.
Cevat Paşa, bu rüyasını etrafındakilere açıkladı, ama ne çare ki, kimse tabir edemiyordu.
Düşmanın kıyaslanmayacak derecede çok üstün sayıda ve taretler içinde korunmuş çabuk ateşli ve büyük çaplı toplarının acımasız saldırısı karşısında; Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye istihkâm ve bataryaları artık susmuş, moloz ve toprak yığını haline geldiğinden savaş dışı kalmıştı.
Bu düşen istihkâmlarımızın yerine; Tenger, Soğanlıdere ve Baykuş Bataryalarını takviye ettirmek üzere teftişe çıkan Cevat Paşa, dönüşte Kilitbahir'den istimbota binerken; sevgili kızı Bedile Hanım'ı hatırladı.
Bedile Hanım, yedi yıl evvel veremden ölmüş, Cahidi Sultan, Hazretleri ile sonsuz uykularını yanyana uyuyorlardı.
Çabuk adımlarla yukarıya çıktı. Zaman zaman yukarıya çıktı. Zaman zaman Oruç tutup, daima abdestli gezen Cevdet Paşa, Bedile mezar taşının başındaydı. Buğulu gözlerle duasını okurken, belki kaç defa okuduğu kitabe gözüne ilişti.
"Bedile Hanım Sallara_i Mahvu tubâ etti.
Henüz bir Gonca ümid idi onaltı yaşında,
Esvabbade ecel soldurdu emri nabagah etti.
Bedile'me Nur viren ananın nazında
Verem kuydu mu bucağında
Seni makber nâpah etti."
Tam ayağa kalkacağı sırada ,rüyasında aşinası olduğu sesi burada da işitti.,gayp hazinesinin kapısı burada da aralanmış :
"Ey Cevdet depolardaki 26 Mayını denize döşe. Türk’e Türk'ten başka dost yoktur."
Bu hâl karşısında büyük bir heyecan korku ve şaşkınlığa kapıldı, Fakat kendini çabuk toparladı. Dönüp arkasında baktığı zaman ortalıkta kimsecikler yoktu.
Sırlar aleminden bir ifşaat mıydı.?. Kapıdan dışarıya ayak atmıştı ki: karşısına pir yüzlü bir ihtiyar dikildi!..
Eşi ve benzeri olmayan  o nur yüze kim bakabilirdi ki Paşa da  olsun. Gözleri kararıp kendinden geçmek üzereydi ki o pir yüzlü zat ,Paşanın kolundan tuttu, yüzüne baktı.: “bir derdiniz mi var?" dedi.
Paşa gördüğü rüyayı  ve başından geçenleri bir bir anlattı.
Pir yüzlü zat düşünmeye vardı ve sonra  rüyayı şöyle yorumladı:
"Kâfirler hiçbir zaman bu topraklara hâkim olmayacaklardır. Deniz üzerinde ki nur zaferin nişanesidir. Bu nişaneyi hazırlayan (Kef) ve (Vav) harfleridir. Ebced hesabında gördüğün ve tarif ettiğin (Kef) harfi 20,(vav) ise 6 rakamını bildirir. Bu iki sayıyı topladığımız zaman, 26 rakamı ortaya çıkar. Bu 26 mayını hemen denize döşe ki zaferinize sebep olsun" der ve oradan uzaklaşır.
Paşa, aşağıya inerken; Koca şair Hayali ‘den bir mısra hatırlar:
O mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler"
Hele, işin sırrına dudak değdirebilmişti. Fazla durak tutmadı, doğru konağına geldi. O akşam bir bardak şerbet ile iftar etti.

Her yiğit kişi gibi o da olayı hanımına açıkladı.
Hanımı: “Mayın grubu kumandanından  meseleyi öğren, depolarda kaç mayınımız var? " dedi.
Mayın grubu kumandanı  Nazmi Bey, Cevat Paşa 'ya :"Elimizde 26 mayın bulunmaktadır. bu mayınlar da, bir Türk ustası tarafından yapılmıştır. Alman teknisyenleri istemediklerinden dolayı, halen depoda bulunmaktadır. Şimdiki durumda Boğaz'a döşenmiş 377 alman yapısı mayın bulunmaktadır." dedi.
Cevat Paşa bu açıklamadan son derece memnun ve müyesser oldu.
Her gün uçaklarımızın yapmış oldukları keşif uçuşları raporlarını gecenin ilerlemiş  saatinde inceledi. Raporları genelde iç açıcı bulmadı.
6 Mart 1915 günü Cevat Paşa Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey'le  Nazmi Bye2i makamına çağırdı. Onlardan 7/8 Mart gecesi depolarda mevcut olan 26 mayının Anadolu Yakasında ki Kumbağı burnu ile Rumeli yakasında Soğanlıdere Karanfil Burnu arasında kalan bölgeye 13 erli iki sıra halinde döşenecek şekilde bir planın yapılmasını istedi.
7/8 Mart 1915 gecesi herşey hazırlanmış, fedakâr askerimiz akşam yemeğini yemiş, Çimenlik Kalesi'nde ki Fatih Camii'nde yatsı namazını toplu halde kılmışlardı.
Nusret Mayın gemisi, tarihi görevi yapmaya hazırdı.
Zifiri karanlık bir havada, gemi, ağır yolla deniz üzerinde yol alırken, Yüzbaşı Hakkı zaman zaman denizin derinliklerini iskandil ettiriyordu. Gemi çizilen rotayı takiple istenilen noktaya gelince; Anadolu yakasından Rumeli yakasına iki sıra halinde halis muhlis 26 Türk mayını tekbir ile denize indirilmiş ve Allah'ın yüce emanetine bırakılmıştı. Daha evvelce, Boğaz’a döşenmiş olan 377 Alman mayınının arasından hiç bir zayiata uğramadan Marmara'ya geçen İngiliz ve Fransız denizaltıları, Yeşilköy sahillerine kadar gelebilmiş ve bu arada, Marmara Deniz’inde, birçok Türk gemisini de batırmıştı.
Biz bu konuda kısa açıklamayı yaptıktan sonra, Boğaz’a döşenmiş mayınların ne dereceye kadar sağlıklı bir silah olduğunu belirtmiş olduk.
Düşmanın 1914 de başlattığı savaş Boğaz'a sanki cehennemi taşıdı. Gemilerin saldırılarının tarihleri birbirini kovalamış, geceler gündüzü, gündüzler akşamlara dönmüş, Ama düşman saldırısından bir türlü vazgeçmemişti.
18 Mart 1915
Gün henüz ağarmamıştı. Boğaz’ın çevresinde bulunan istihkâmlarda sessizlik hüküm sürüyordu. Bu arada Anadolu Hamidiye tabyasından ilahi bir ses duyuldu. Yozgatlı Hafız Salih; başını hafifçe yukarıya kaldırmış, elini yanağına dayamış, bir duyanın  bir daha asla unutamayacağı tatlı bir sesle ezanı saba makamında okuyordu:
"Allahü ekber,Allahü ekber!"
Tabyadakiler daldığı derin sessizlikten uyandı. Yavaş yavaş kapılar açıldı. temiz, sakin, vakur yüzlü erler, ezanı, getirdikleri kelime_i şahadetle tamamlamışlardı.
İşte burada, o okunan ezanla İlahi sesin getirdiği İlham Mehmet Akif'in o temiz ruhu ile hemdem oluyordu.
"Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli,
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli,
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli"
Bugün hava açık, parlak bir ilkbahar, gökyüzü bulutsuz, hatta hatta biraz da sıcak denecek derecede uygun durumda idi.
Denilebilir ki güneş bile bugün, Dünya Tarihi'nde en büyük bir Zafer’i kazanacağını müjdeleyen bir yüzle doğmuştu.
Bu büyük deniz saldırısı günü, sabahın erken saatinde, bir keşif uçağımız düşman donanmasının durumunu anlamak üzere havalanarak Boğaz'dan dışarı çıktı.
Bozcaada dolaylarında bulunan Fransız zırhlılarının pruva hattı üzerinde, İngiliz zırhlılarının peşisıra gelmeye başladıklarını gördü. Uçağımız keşfini güzelce yaptıktan sonra, Çanakkale’ye dönerek düşmanın gelmekte olduğunu haberini komutanlığa bildirdi. Komutanlık bu haberi bütün bataryalara yayarak harbe hazır bulunmalarını emretti.
Bugün savaş vardı. Askerler sevinçteydi, abdest alıyorlar, tövbe istiğfar ediyorlar, helalleşip kucaklaşıyorlardı. Her biri bu savaşın ya gazileri, ya şehitleri olacaklardı.
Saat 10.30 da önde Triumi zırhlısı, ondan sonra da Agamemnon, Lord Nelson, Kuin Elizabeth Enfleksibl, Prens Jorj zırhlıları, bunları takip eden 5 torpido muhribi pruva hattı üzerinde Boğaz'ın içine doğru ilerlemeğe başlamışlardı.
18 Marttan önce, düşman donanması her Boğaz'a girdikçe yaptıkları gibi bu seferde yine, düşmüş olmalarına rağmen Medhal istihkâmlarımıza 5-10 mermi savurdular. Savaş artık başlamıştı.
İlk savaşı açan Triumi oldu. Anadolu obüs bataryalarını ve Dardanos'u ateş altına aldı.Prens Jorj Tenger bataryaları ve Mesudiye 'yi Lord Nelson, Ağamemnon ve Enfleksibi Namazgah ve Rumeli Mecidiyesi 'ni Kuin Elizabeth Anadolu Hamidiyesi ile Çimenlik'i ateşe tuttular.Bu ateşe karşılık hiçbir bataryamız karşı koymamıştı.
Fransız zırhlılarından Şarlman, Sufren, Buve ve Goluva; Anadolu kıyısını kovalayarak İngiliz zırhlılarını takviye ettiler.
Artık savaş gittikçe savaş kızışıyor, harp alanları ateşten bir tufan haline dönüşüyordu.
Bataryalarımız ateşe başlamıştı. Fakat düşman zırhlılarını delik deşik edecek, onları batıracak güçlü mermilerimiz yoktu.
Saat 12.20 e doğru Fransız zırhlısı Buve toplarımızın isabetli atışları sonucu bir yara almıştı. Buve korkunç ateşini kesmiş, kendisini kurtarmak, boğazdan dışarıya kaçmak üzere geri dönüşü yaparken 7 Mart gecesi döşenen kutsal Türk Mayınlarının birine çarptı. Birkaç saniye içinde bütün gövdesi denize yattı ve önce baş taraf, sonra da gövdesi kaybolup gitti.
Bu kargaşa içinde Sufren ve Şarlman zırhlıları da kutsal mayınların içinde perişan idiler. Goluva da kutsal mayına çarpmış, başı aşağıda Tavşan Adası'na kadar gidebildikten sonra kendini karaya oturtmuştu.
Artık birbiri ardınca fevkalade durumlara şahit oluyoruz. Gemiler kelebek gibi daima kutsal mayınlara koşuyor, ardından korkunç akıbetlerine uğruyorlardı. Kutsal mayınlar görevlerini Allah'ın hikmeti ile gerçekleştiriyorlardı.
Fransız gemilerinin perişan hali, 18 Mart zaferinin bir başlangıcı ve harp tarihimizin bir dönüm noktası oldu.


Saat 14.00 Fransız gemilerinin yerine İngiliz gemileri geçti ve aynı saate Dardanos bataryası tam bir isabetle savaş dışı kaldı.
Saat 15.00 de İrrezisibtl zırhlısı isabet aldı, müteakiben Enfleksibl kruvazörü kutsal bir mayın çarparak ağır yaralı bir halde harp alanından çekildi.
Daha sonra, İrrezisibtl kutsal mayınla kucaklaştı. Oşin zırhlısı bu gemiyi kurtarayım derken; mayına çarptı... Bu arada iki torpido muhribi de kutsal mayınlarının hışmına uğramıştı.
Gün batarken  İrrezisbitl, Akyarlar hizasında, Oşin de Trova önlerinde Boğaz önlerinde Boğaz sularına gömülüp gittiler.
Boğaz'ın iki yanı tam bir cehennem olmuştu. Topların  bitmez tükenmez gürlemeleri içinde, tabyalara düşen mermiler, ince bir toz tabakasını havaya kaldırıyor, rüzgârın tesiriyle Boğaz'a çökmüş bir bulut gibi uzayıp gidiyordu.
Vakit ikindiye dönerken, düşman gemilerinin hücum gücü kırılmış; batanlar batmış, sağ kalanlar geriye çekiliyordu.
Savaş sonrası, hiç bir batarya kumandanı, 4-5 adet mayın tarama gemisi dışında "Şu gemiyi ben batırdım." diyememiş ve daima kutsal mayınlardan söz açılmıştı.
Savaşı idare eden, Cevat Paşa'nın keramet ehli gibi, deniz’ de 377 mayın dururken, bir avuççuk 26 mayını genel taarruzdan evvel Boğaz'ın sularına döşemesi, büyük bir keramet değil midir?
Her oluşun bir sebebi bulunduğu gerçektir. Yeryüzünde sebepsiz hiç bir oluş yoktur. Dünya ne kadar maddi yöne kayarsa kaysın, biz yine de manevi bir atmosferin varlığına muhtacız. Doğrusu da bu değil midir?
Cevat Paşa'nın velayetteki yüceliği, kerametteki kemalini anlamak ve ondan hükümler çıkarmak bilgin kişilerin karıdır. Bize, burada fazla kelamdan ziyade, susmak düşer.
Kim ne derse desin, bu savaşı, nasıl anlatırsa anlatsınlar, öyle desinler; böyle desinler. Halkın ağzına kilit vuramazlar ya!...
İşte bir mühür gibi Çanakkale'nin bağrına damgalanmış olan ve halkın muhayyilesinde böyle yer eden Cevat Paşa, Çanakkalelilerin gönlünde taht kurmuş, onun unutulmazlar arasında kalmasını sağlamak ve yeni nesillere adını öğretmek için, bir mahalleye adı verilmiştir.
"Allah vatanı ve dini uğruna himmet gösterenleri armağansız bırakmaz!"
Bu anlatılanlar günümüzde herhalde Irak'ta koca ülkeyi 20 günde ABD kuvvetlerine teslim edenlere birşeyler anlatır!...
ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE MENKIBELER Mehmet İhsan Gençcan 1994


1 Temmuz 2015 Çarşamba

Mezarlıkta iyileşen hastalar

Mezarlıkta iyileşen hastalar

Karaca Ahmet denince aklımıza hemen İstanbul’daki Karaca Ahmet Mezarlığı gelir ama burada anlatılan İstanbul değil Afyon’a 50 km uzaklıkta bir köy. Geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan bu köyün yaklaşık 2000 nüfusu var.

Köyün en büyük özelliği şifa dağıtıyor olması. Yurdun değişik yörelerinden birçok insan şifa bulmak için bu köye geliyor.

Köye tedavi için gelenler genellikle akıl hastaları. Böyle biri köye geldiğinde önce köyün ermiş kişisine getirilir. Ermiş kişi hastayı inceler ve tedavi olup olamayacağını anında söyler.

Hastanın iyileşmesi mezarlıkta geçireceği geceye bağlı. Olay şöyle oluyor:

Hasta mezarlığa getiriliyor. Oradaki özel bir sandığa yâda tabuta koyuluyor. Ayakları bir tahtaya geçirilip zincire bağlanıyor. Sonrada karaca Ahmet’le birlikte bulunan 29 sanduka ile baş başa bir gece bırakılıyor.

Bazı hastalar iki gece de kalıyor. Her şey onların iyileşme sürecine bağlı.

Karaca Ahmet Efsanesi

Bu köyde yatmakta olan Karaca Ahmet’in İstanbul’daki Karaca Ahmet olduğu söylenmektedir. Karaca Ahmet sultan Osmanoğullarından gelen ermiş kişi. Köylüler efsaneyi şöyle anlatır:
Sultan Karaca Ahmet bir gün bir mucize ortaya koyar. Söğüt ağacından elma devşiriyor. Onu gören askerler olayı beye anlatıyor ayrıca da getirdikleri elmayı da beye veriyorlar. Karaca Ahmet ile Bey arasında anlaşmazlık çıkıyor.
Bunun üzerine Sultan Karaca Ahmet Bey’e “Başın sarık ayağın çarık görmesin” deyip çevredeki Kağnıcı dene yere göç ediyor.

Aradan zaman geçer beyin güzel kızı ağır hastalanır tedavisi yoktur fakat bir sabah kalktıklarında kız iyileşmiştir. Bey’e gece nur yüzlü bir ihtiyarın gelerek kendisini iyileştirdiğini söyler. Bey her tarafa haber salar herkesin sarayın önünde toplanmasını ister. Kız nur yüzlü ihtiyarı tanıyınca Bey:
-“Dile benden ne dilersen”
Nur yüzlü ihtiyar oturduğu yerin bir vakıf olmasını ve vergi alınmamasını ister.

Bu nur yüzlü ihtiyar beyin daha önce tartıştığı Sultan Karaca Ahmet’tir. Beyin emriyle köy vakıf yapılıyor ve adı da Karaca Ahmet oluyor.

Karaca Ahmet köyü yaklaşık 600 yıldır şifa dağıtmaya devam ediyor. Gelenlerden para almıyorlar. Şifa için gelenler kurban kesmek mezarlığa onarım parası bırakmak gibi köyün ortak çıkarlarına hizmet ediyorlar.

Tedavisini tamamlayan hasta köyden giderken bir desti de su götürüyor. Bu su yine yatır içindeki kuyudan alınıyor. Ayrıca suyun içine köy yakınındaki tarlalardan bir taş atılıyor. Taş bu suda eriyor. Hasta bir süre hergün bu sudan bir bardak içiyor.

Köy yaşlıları taşların yıllardır tükenmediğini yani alınana taşın yerine yenisinin geldiğini söylüyorlar.