21 Mayıs 2017 Pazar

Çorum Koyun baba söylencesi

Çorum Koyun baba söylencesi 

Koyun babanın asıl adı Seyit Ali'dir. Peygamber soyundan geldiği söylenir. Bursa'da bir süre çobanlık yapar. Ağayla her ikiz kuzudan birini almak üzere anlaşır. Bir süre sonra kırk kuzusu olur. Bunları alarak Osmancık'a yerleşir. Her yirmi dört saatte bir, koyun gibi melediğinden adı "koyun baba" kalır. 

Koyun babanın ermiş olduğuna inanılır ve birçok kerameti anlatılır:

Koyun Baba’nın üç köpeği vardır. Bunlara kara, sarı, Alakadı adı verilir. Bağdat kadısı bunu duyar ve Padişah'a şikâyet eder.



Padişah Koyun Baba'yı çağırır ve nedenini sorar.

Koyun Baba:

-Kadılar haram helal bilmezler benim köpeklerim bilir. İsterseniz deneyelim der. Padişah kabul eder ve 20 si helal 20 si haram 40 kap yemek getirilmesini ister.

İstenenler gelince köpekler çağırılır ve yemeklerin helal olanını yer haram olanını bırakırlar. Padişah çok şaşırır ve Koyun Baba'nın gönlünü yapmak ister ve  isteğini sorar. Koyun Baba:

-Hazineden bir şey istemem. Sarıalan ve Saltukalan'ı köpeklerime yıllık verirseniz yeter. Dileği yerine getirilir. Koyun Baba kendisini Padişah'a şikâyet eden Bağdat Kadısına şöyle bir bakar ve Kadı ölür.

Koyun baba söylencesi

Fatih Otlukbeli seferine giderken Koyun Baba'ya uğrar. Hayır, Duasını alır. Savaşta düşmanını yenen Fatih Vezirini göndererek Koyun Baba'nın bir isteği olup olmadığını sorar. Koyun Baba:

-Eğer bir hayır yapmak istiyorsa Kızılırmak üzerine bir köprü yaptırsın kışlık ve yaylak yerlerimizi koyunlarımızı vergiden bağışlasın ki daha iyi ağırlayabilelim der. İstekleri yerine getirilir ama köprü yapılamadan Fatih ölür.

Babasının ölüm haberini alan ll. Bayezid, Amasya’dan yola çıkar, Osmancık'a geldiğinde Irmak kıyısında sürüsünü yayan Koyun Baba'yı görür. Kendisini karşıya geçirmesini ister.




Koyun Baba:

-Olur, ama bu ırmağa bir köprü yaparsa der. Şehzade söz verir. Koyun baba gözlerini kapamasını ve aç demeden açmamasını söyler. Şehzade denileni yapar ve gözlerini açtığında İstanbul'da dır.

Koyun Baba da görünmez olmuştur. ll. Bayezid tahta geçtikten sonra bir gece rüyasında Koyun Baba'yı görür. Koyun Baba köprüyü yaptırmasını istemektedir.

Ertesi gece yine aynı düşü görür. Bunun üzerine gerekli, malzemeyi gönderip köprü yapımını başlatır. Koyun Baba'nın da geyiklerle taş taşıttığı söylenir. Köprünün adı bu söylenceden gelmektedir.


Başka bir söylenceye göre göre Osmancıkta bir ejderha köylülerin koyunlarını yemektedir zamanla köylüleri de yemeye başlar halk Koyun Baba dan yardım ister o da o yılan Kızılırmak’a su içmeye indiğinde taş olsun der ve yılan Kızılırmak’tan su içerken taş olur.

Değirmen Söylencesi

Bir zamanlar Meydan Çayı üzerinde İskilip halkının ekmeklik ununu sağlayan bir değirmen vardır. Değirmenci Ermeni ya da Rum dur. Zaman zaman unu pahalandırdığı için yöredekiler kendisine çok kızarlar.

Değirmen yıkılır yerine bir gecede sebze bahçesi yapılır. Değirmenci canını zor kurtarır. Davacılar, halk kadıya başvurur. Orada değirmen değil sebze bahçesi olduğunu ileri sürer. En yaşlı üç kişiyi de tanık gösterir. Kadı olay yerine gelip üç tanığı çağırır.

Mal sahibi değirmenin yöredekilerce yıkılıp yerine sebze bahçesi yapıldığını öne sürer. Tanıklar :
-Burada değirmen yoktu, olsaydı bir izine rastlanırdı. Biz bildik bileli burası sebze bahçesidir, derler. Kadı yemin edip etmeyeceklerini sorar. Onlarda:

-Başımızdaki şu cana yemin ederiz ki bastığımız toprak ceddimizdir, derler. Kadı değirmene ne olduğunu sorunca da:

-Olmuşu da olacağı da budur, derler. Bunun üzerine değirmen davası düşer.

Söylence ye göre üç yaşlı adam yalan yere yemin etmiştir. Sarıklarının arasına ölü bir serçe yavrusu, ayakkabılarının içine kendi tarlalarından toprak, sağ göğüslerine olmuş, sol göğüslerine  de olmamış bir armut koymuşlarıdır." başımızdaki şu can derken, serçeyi, bastığımız topraklar  ceddimizin "derken ayakkabılarının içindeki toprağı "olmuşu " derken sağ göğüslerindeki olgun armudu "olacağı budur" derken ham armudu kastetmiştir.

Nazca’nın keşfi ve Nazca’dan mesaj

Nazca’nın keşfi ve Nazca’dan mesaj
1928 yılı yazında Perulu harita uzmanı Toribio Mexta Xesspe ,Nazca bölgesinin üzerinde ,ekibiyle birlikte keşif uçuşu yapıyordu. Dikkatli gözlerle yeryüzünü incelerken birden hayal gördüğünü sandığı fakat altlarında dev balınalar sinek kuşları dev örümcekler fok balıkları ve maymunlar çizilmiş vaziyette duruyordu. Bunlardan başka sanki bu bölge gök bilimin çalışma alanıymış gibi yıldız kümeleri ve oklarla süslenmişti.



Xesspe, uçağın pilotuna bir tur atmasını söyler. 500 kilometre boyunca uçakla atılan her tur haritacının hayretini daha da artırıyordu. Çünkü bölgede uçtukça şekiller artıyordu.
Xesspe Nazca ya karadan geliyor
Merakından ne yapacağını şaşıran Perulu uzman uçaktan iner inmez karayoluyla bölgenin yolunu tutar. Fakat bölgeye vardığında ilginç bir durumla karşılaşır çünkü havadan çok net görülen şekiller karadan bakınca kaybolmuş gibidir. Bunun yerine birtakım tümsekler hendekler vardır.
Yapılan uzun araştırmalar sonucunda anlaşıldı ki Nazca düzlüğünün en büyük özelliği, üzerindeki şekil ve resimlerin sadece havadan gözükmeleriydi. Asırlar boyu fark edilmemelerinin nedeni de buydu.


12 yıl sonra
Xesspe nin keşfinin ardından birçok araştırmacı Nazca’ akın etti. Herkesin cevabını aradığı üç soru ise Bu düzlükteki şekil ve resimleri kim çizdi? Ne zaman ve neden çizdi?....
Yıllarca süren araştırmalarda önemli bir sonuç alınamadı.. Taa ki Amerika’nın Long Island Üniversitesi profesörlerinden Paul Kosok 1940 yılında Nazca’ya gidene kadar..
Prof. Kosok uzun çalışmalar yapmasına rağmen bir netice alamadı. Tam işi bırakmaya hazırlanıyordu ki 22 Haziran günü çok ilginç bir şey keşfetti. Güneş Nazca’daki resimlerin birinin tam ucundan batıyordu. 22 Haziran güney yarımkürede kışın başladığı tarihti.
Kosok kesin olarak anladı ki bu çizgileri çizenler ya da çizdirenler mutlaka gökbilimciydiler Kosok ve yardımcısı Alman gökbilimci Maria Reiche bölgede birçok gözlemler yaptılar. Sonunda da Nazca ya dünyanın en büyük astronomi kitabı adını verdiler.
Kollar Sıvanıyor
ll. dünya savaşı nedeniyle çalışmalar bir süre aksadı. Fakat savaşın bitimi ile yeniden Nazca’ya dönmeye ve orada ki bilinmeyenleri araştırmaya başladılar.
Önce yöredeki çizgilerin üzerini örten kum tabakasını temizlediler. Böylelikle Nazca sadece gökyüzünden değil yerden de görünür hale geldi.
Ortaya çıkan çizgilerin büyük kısmı paraleldi. Fakat bazen hiçbir doğal engelle karşılaşmadıkları halde bir noktada birleşiyorlardı. Sonra yine ayrılıyorlar, simetrik bir biçimde birbirlerinden uzaklaşıyorlardı. Bunun mutlaka bir anlamı olmalıydı.
Nazca’nın çizgili şifresi
Nazca düzlüğündeki resim ve çizgilerin esrarı çözülebilmiş değil. Bunların neden havadan tam olarak görülebilecekleri şekilde çizildikleri tam olarak açıklığa kavuşamadı.
Arkeologlar gökbilimciler ve diğer bilim adamları, ”Nazcalılar uçmayı biliyorlar mıydı, diğer gezegenlere yolculuk yapıyorlar mıydı gibi tartışmalara konu oluyorlar.
Soruna birde Nazca’daki çizgi ve resimlerin ne oldukları ve neyi temsil ettikleri açısından bakmakta yarar var.
Düzensiz değiller
İlk bakışta resim ve çizgilerin karışık ve düzensiz olduğu gibi bir izlenim uyandırıyor fakat dikkatli bakınca durumun hiçte öyle olmadığı aksine belli bir düzen içinde oldukları görülüyor.
Uzun çizgiler resimlerin üzerinden uzanıp gidiyor. Çünkü çizgilerle anlatılmak istenenle resimlerin anlamı birbirinden tamamen farklı.
Çölde hayvanlar
Nazca da incelme yapanlar en çok hayvan resimleriyle ilgileniyorlar. Bu resimler güzellikleri ve mükemmellikleri yanı sıra esrarlı bir çekiciliğe de sahipler.
Çölün sade görünümü ile hayvan resimleri arasında tam bir çelişki var. Çöllerde de hayvanlar yaşar. Ama çöl denince insanın aklına önce hayvanlar gelmez. Ayrıca bu hayvan resimlerinden bazıları öyle büyük çizilmişler ki insan hayretini gizleyemiyor. Örneğin bir sinek kuşlu geniş bir alanı kaplamış.
Bazı hayvanlar gerçek görüntülerine benzetilerek çizilmişler. Bazıları ise sanki modern resme benziyorlar. Buda Nazcalıların ne kadar büyük bir hayal gücüne sahip olduklarını gösteriyor.
27 metre uzunluğundaki bir balina tasviri var ki, bunun neden çizildiği tam bir muamma, çünkü balına çölde yaşamaz ayrıca çölde yaşayan insanlar balinayı tanımaz.


Tepelerde İnsanlar
Nazca resimlerinin bir kısmı çöllerin dışında tepelere de çizilmiş. Yalnız bir farkla, tepelerde hayvan resimleri yerine insan tasvirleri var.
İnsanları neden tepelere çizmişler? Birçok kişi hemen “havadan daha kolay görünmesi için” diyecektir. Fakat bu cevap tatmin edici olmayacak. Çünkü nazcalıların uçmayı bildikleri tam olarak kanıtlanmış sayılmaz. 

3000 yıllık seramikler
Tepelerdeki resimlerin bir özelliği de çöldeki resimler kadar açık seçik görünmemeleri. Asırlar boyu yuvarlanan taşların bu resimleri bozduğu bir gerçek.
Aynı bölgede buluna bazı seramiklerin üzerinde ise tepelere çizilmiş resimlerin kopyaları var. Başlarında taç bulunan insan tasvirleriyle süslü olan bu seramiklerin M.Ö. 1000 yıllarına ait oldukları hesaplandı.
Nazca da ki çizgi ve resimlerle ilgili bilgilerin bir kısmı bu bölgede yapılan kazılar sonucu elde edildi. Çıkarılan çanak ve çömlekler üzerinde çöldekilere benzeyen resimler vardı.
Bunları inceleyen Kaliforniya Üniversitesi arkeologları, Nazca uygarlığının M.Ö 400 ile
M.S.600 yılları arasında gelişmiş bir dönem yaşadığını ileri sürdüler.
O dönemden kalan çanak ve çömleklerin ayrıca çok önemli bir özelliği daha vardı. Bunlar aynı dönemlerde başka bölgelerde bulunan benzerlerinden çok daha sağlam yapılmışlardı. Buda Nazcalıların gelecek kuşaklara mesaj aktarmak istediklerinin bir başka kanıtı olarak kabul edildi. Sanki Nazcalılar unutulmak istemiyorlardı…
Nazca da sanat vardı.
Seramik kaplar özenle boyanmışlardı. Uzmanlara göre, boyalar maden filizlerinin su ya da bitki özleri ile karıştırılması sonucu elde edilmişti.

Nazcalıların yedi ana rengi bildikleri anlaşılıyor. Ayrıca seramik kapların biçimlerinin değişmesi ve giderek güzelleşmesi dikkat çekiyor. Süsleme tekniğinin çok iyi bilindiği Nazca’da sanat vardı. Sanatçılar vardı…
 Seramikten çöl resimlerine
Çanak çömleklerin üzerine çizilenlerle çöldeki resimleri karşılaştıranlar bazı zorluklarla karşılaştılar. Seramik üzerine çizilen sinek kuşuna gösterilen özen Nazca çölündeki çizimde gösterilmemişti. Çöldeki resimler arasında seramikler en çok benzeyen balina resmidir. Sanki her iki resimde aynı modelden ve aynı elden çıkmış gibidir.
Gizliliğe doğru
Nazca seramiklerindeki hayvan resimleri çöldekiler gibi çeşitlidir. Örümcekler, balıklar, pelikanalar, papağanlar, köpekbalıkları, foklar, sinek kuşları en fazla çizilen hayvan türleridir.
Bunlar daha çok nazca uygarlığının ilk örneklerinde çizilmişlerdir. O dönemlerde sanatçıların üzerinde doğanın etkisi büyüktür.
Daha sonraki dönemlerde sanatçıların üzerinde doğanın etkisi büyüktür.
Daha sonraki dönemlerde çizilen resimleri anlamak ise güçtür. Nazcalılar ifade etmek istediklerini artık gizleyerek çizmek yoluna gitmişlerdir. Bu gizlemenin ardında sanatın gelişmesi mi yatıyor, yoksa başka bir gerçek mi var, bilinmiyor.
İç içe geçen çizgi ve resimler
Nazca düzlüğündeki resim ve çizgilerin neyi temsil ettikleri kesin olarak anlaşılamadıkça araştırmacılar yeni teoriler ortaya atıyorlar.
Bazı resim ve çizgilerin üst üste çizilmiş olması üzerinde duruluyor. Ya çizgiler resimlerin üzerinden geçiyor, yada bazı resimler bile bile resimlerin üzerinde yapılmış.


Bu durumu nazca sanatını gelişmişliğine bağlayanlar var. Bir başka teoriye göre Nazca’da ortaya çıkan bir mücadelenin sonucu olarak resim ve çizgiler birbirlerine karıştırılmaya başlanmış. Fakat bu mücadelenin kimler arasında geçtiği konusuna uzmanlar bir açıklama getiremiyorlar.
Mühendis Masson’un keşfi
İskoç Mühendis Duncan Masson Alman gökbilimci Maria Reiche gibi Nazca’da araştırma yapanlardan biriydi. Reiche ’den önce Nazca’ya giden Manson’un çöl üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında maymun figürleri ilgisini çekti.
Neden Maymun?
Nazca düzlüğündeki resimler arasında en garip olanı maymun resmidir. Kuyruğu ve cinsel organı normal bir maymuna benzemeyen bu resim için, uzmanlar eski Nazca da cinselliğin bereket sembolü olduğunu ileri sürdüler.
Maymunun kuyruğunu kutup çevresindeki yıldızların hareketine benzetenler oldu. Ayrıca maymun resminin “Büyükayı” adı verilen yıldız topluluğu ile ilgili olduğunu ileri sürüldü.
Asıl garip olan yöne kimse cevap getiremedi: Peru’da daha önce de sonrada maymun yaşamamıştı bugünde yaşamaz…
Acaba Nazcalılar maymunu nereden buldular? Ve neden maymun resmine bu kadar özen gösterdiler.
Kime mesaj bırakıldı?
Nazca’da çizilen bütün resimlerin özel anlamlar taşıdığını ileri süren araştırmacılar çoğunluktadır. Resim ve çizgilerin esrarlı hiçbir yanının bulunmadığını ileri sürenler de bulunmaktadır. Bunlar Nazcalıların yeryüzünde kendilerine ait bir iz bırakma arzusundan söz etmişler ama resim ve çizgilerin ne olduğunu açıklayamamışlardır..
Geometriyi biliyorlardı
30 yıl süre ile Nazca çizgi ve resimlerinin nasıl ve niçin yapıldıklarını araştıran Reiche’ye göre, Nazcalılar coğrafya ve matematiği iyi biliyorlardı. Resimler onların zihinsel gelişmeleri ve ulaştıkları bilgi seviyesi hakkında da bilgi veriyordu.
Reiche, havadan çekilmiş fotoğraflardan çizilen figürlerin bir dizi geometrik hesaplar sonucu planlanmış olduğu sonucuna vardı.
Ona göre daireler ve yaylar Nazcalıların geometrik bilgilere sahip olduklarının kesin kanıtıydı.
Gökbilim bilgileri
Maria Reiche, Nazcalıların karmaşık ölçümlerde işaret olarak küçük taşlardan yararlandıklarını iddia etti. Ona göre Nazcalılar insan vücudunun bazı bölümlerini (kol boyu, ayak boyu gibi) ölçü olarak kullanmışlardı. Reiche, çizimlerden elde edilen sayıların belirli ve düzenli zaman periyodlarını ifade ettiğini hesapladı. Bu zaman periyodlarının yıldızların ve gezegenlerin hareketlerinin periyodları olduğunu ileri sürdü. Eğer bu hesaplar doğuysa Nazcalılar gökbilim alanında da oldukça ileriydiler demektir.
Nazcalılardan İnkalara
Bugün Nazcalıların değişmez bir ölçü birimine sahip oldukları düşüncesi hemen hemen kesinlik kazandı. İnkaların Nazcalılardan 7 asır sonra insan vücudundan alınmış ölçüleri kullandıkları belgelerle saplandı. Ancak bu birim bugüne kadar tam olarak tanımlanamadı. Maria Reiche bunun günümüzün ölçüleri ile 1,35 m olduğunu kabul ediyor. Reiche Nazcalıların bu birimi kenevirden yaptıkları bir ipi, kolların göğüs hizasında iki yana açıp yumruklarını sıkarak ölçtüklerini söylüyor.

7 Mayıs 2017 Pazar

Ölümden Sonra Hayat





Ölümden Sonra Hayat var mı? Varsa nerede ve nasıl? Asırlardan beri sorulan bu sorular kesin olarak cevaplandırılamıyor. Hemen bütün dinlerin öteki dünyanın varlığını işaret ediyor olmalarına rağmen, insanların büyük bir kısmı ölüme korku ve şüphe ile bakmaya devam ediyor.

Fakat korkmayanlarda var. Geçirdikleri bir kaza, ağır hastalık ya da ameliyat sırasında, bir süre için bedenlerinden ayrılıp sonra geri geldiğini iddia eden birçok insan var. Bunlar böyle durumlarda bedenlerini yukarıdan seyrettiklerini iddia ediyorlar. Ölen insanların ruhlarıyla konuştuklarını anlatanlarda var. İşte bunlardan birkaç örnek:

Kendini tavanda seyreden kadın:

“…İkinci çocuğumu doğurmuştum. Doğum yeni sonuçlanmıştı. Acılar azalmıştı, bense yarı sarhoş gibiydim. Birden yukarıdan tavana yakın bir yerden, bedenimi seyrettiğimi fark ettim. Benliğim tavandan bedenime bakıyordu. Doktor ve hemşirelerin ne yaptıklarını kuşbakışı izleyebiliyordum. Çok korktum ve benliğimi bedenîme döndürebilmek için zorladım. Doktorun beni öldü zannedeceğinden korkuyordum. Neyse ki onlar anlamadan bedenimle yeniden birleştim. Beni derin uykuda sanıyorlardı….”
Ölmüş annesini gördü

“..bir lokantada çalışıyordum. Buzdolabının üzerime devrilmesi sonucunda yaralanmıştım. Kendimden geçmiştim. Sanki olayı tepeden seyrediyordum. Bedenimi dışarı taşıyıp bir masaya yatırdılar. Sonra kendimi çok aydınlık bir yerde buldum. Uçuyordum istediğim yere bir anda gidiyorum. Zaman ve uzaklık benim için anlamsız şeylerdi. Etrafımda birileri vardı. Onları görür bir biçimde hissediyordum. Birisi ölmüş olan annemdi. Bana gel senin yerin burası dediğini duydum. Bu sesi duymamla kendimi bedenimde buldum. Ayılmıştım…”

“Böylesine mutlu olmamıştım..”

“..Normal bir geceydi, kitap okuyordum. Uyku bastırınca kitabımı bırakıp uyumaya karar verdim. Birden bire adeta bölündüğümü hissettim. Kapıya doğru uçuyordum. Büyük bir mutluluk duyuyordum. Her şey çok aydınlıktı. Tam kapıya ulaştığımda gözüm yatakta yatan vücuduma takıldı. Karımı ve çocuğumu düşündüm. Onları ve bedenimi bırakıp gitmek yanlış bir hareketti. Geriye döndüm ve bedenimle hemen birleştim. Kendime gelmiştim. Doğruldum tüm yaşamım boyunca böylesine mutlu olmamıştım…”

Üç ayrı olay okudunuz. İkisi bir ameliyat ve bir yaralanma sırasında olmuş, üçüncü olay ise bir uyku sırasında ortaya çıkmış. Ortak yan bedenin üst noktadan görünebilmesi. Verilebilecek daha yüzlerce örnekte, hep aynı şeyler görülecektir. Sanki bedenin bir tür rahatlaması gerektiği zaman bu olay ortaya çıkmaktadır. Bu konuda değişik açıklamalar vardır.

Astral yolculuk

Parapsikologlar, bir insanın bedeninden ayrılıp tekrar geri dönmesine “astral çıkış ya da astral yolculuk” adını vermektedirler. Vücuttan ayrılıp yolculuğa çıkan bedene de “astral beden” denir. Bu astral beden bilinçlidir. Vücuttan ayrı olarak istediği gibi hareket eder.

Bu ayrılan şey nedir? Laboratuvar deneyleri bazı sonuçlar vermiştir. Ölmekte ola hastalar tartılmış, terlemenin getirdiği kayıplar göz önüne alınmış ve kaydedilmiştir. Ölüme doğru saatte 28 gramlık toplam hafifleme izlenmiştir. Ölüm vuku bulduğu anda ise bir anda beden 21 gram hafiflemiştir. 

Birçok ölüm anı fotoğraflarındaysa bedenlerin üzerinde bulutum su görüntüler tespit edilmiştir. Demek ki vücuttan dışarı çıkan bir şeyler vardır. O şey gerek ölüm, gerek normal uyku, gerekse astral ayrılma anlarında fiziki bedeni boşaltmaktadır.  Acaba ” o” şey ruh dediğimiz “ o” bilinmez midir?

Herkes bu yolculuğu yapabilir.

Benliğin ve bedenin birbirinden ayrılması bazen uykuda, bazen de uykuya ya da uyanışa geçiş anlarında olmaktadır. Çoğu zamanda bir baygınlık ağır bir hastalık anında ortaya çıkmaktadır. Ama istisnai olarak olay çok normal anlarda da görülmüştür, ayrılma anında çevre aynıdır. Ama görüş açısı bir iki metre yukarıdadır veya yana kaymıştır. Olayı yaşayan herkes bedenini seyredebilmektedir. Bazıları kendilerini bir bulut olarak tarif etmektedirler. Bir kısmı ise bedenlerine bir göbek bağına benzer bir bağ ile bağlı olduklarını anlatmışlardır. Ayrılma olayını yaşayan kişi genellikle çok mutludur ve hafiflemiştir. Duvar kapı gibi bütün katı engellerden rahatça geçebilir. Süre belli değildir. Kişi durumunu fark edince derhal bir şok duymaktadır. Hemen panik başlar ve kişi kendini bedeninde bulur.
Yukarıda anlatıldığı gibi bazı olaylarda kişiler ölmüş yakınları da dâhil bazı insanlara rastlamaktadırlar. Fiziki hiçbir eşyaya veya yakında uyuyan bir başka kişiyle temas edilememektedir. Olayın başında ve sonunda hissedilen temel duygular bir boşluğa doğru düşüş ve felç olma zannıdır. 

Bu iki duyguyu herkes yaşamıştır.  Özellikle uykuya geçiş anlarında bir boşluğa düşüş duygusu ve arkasından gelen müthiş bir korku hepimiz için tanıdıktır. Hareket etmek isteriz ama bir türlü edemeyiz, sanki felç olmuşuzdur. Bir güç bizi engellemektedir. Yani bedenimiz benliğimizi dinlememektedir.

İslamiyet’te ruh ve beden

İslam dininde ruhun varlığı temel inançlardandır. Kuranıkerim’de ruhun Rabbin emrinde olduğu ve bu ilahi bilginin çok azının insanlara verildiği belirtilir. (İsra süresi, Ayet: 85) Fecr süresinin 27-30.ayetlerinde Allah doğrudan ruha hitap eder. Hadis tefsirlerinde Hz. Muhammed’in ruhla ilgili çeşitli açıklamaları görülür. Buhari hadislerinin enbiya kısmında Hm Muhammed’in şöyle dediğini yazar “Ruhlar, cinsler ve topluluklar halinde yaşarlar, bazıları birbirini tanır, bazıları tanımazlar.”


5 Mayıs 2017 Cuma

Tutankamun’un Laneti



Tutankamun’un Laneti
Eski Mısır uygarlığı büyük ilgi çeken gizemini sürdürüyor. Kazılar yapıldıkça arkeologlar araştırdıkça ortaya çok ilginç bilgiler çıkıyor. Bulunan her yeni kalıntı bilinenleri açıklanmasının aksine bilinmeyenlerin sayısını artırıyor sanki
Mısırda yaşanan en ilginç olaylardan biri de firavun Tutankamun’un mezarının açılmasıyla ilgiliydi. Her şey Carnarvon Lordu’nun ölümüyle başladı…
İngiltere’de bir cenaze töreni
1923 yılının 30 Nisan günü İngiltere’nin Hampshire bölgesinde Beacon Tepesi’nde sade bir cenaze töreni düzenlendi. Törene katılanlar heyecanlıydılar. Çünkü toprağa vermek üzere oldukları Carnarvon Lordu George Edward Stanhope esrarengiz bir biçimde ölmüştü.
3000 yıllık lanet
Herkes lordun eski Mısır’ın 18. Sülale firavunlarından Tutankamun’un lanetine uğradığına inanıyordu. Lord, Bu Firavun’ un mezarının açılması için para harcamış ve kazılar bizzat katılmıştı.
Carnarvon Lordunun ölümünü başka ölümler izledi. Tutankamun’un mezarına girip çıkan ya da bu işe karışan birçok insan anlaşılmaz bir biçimde hayatını yitiriyordu.
Firavun Tutankamun öleli 3000 yıldan fazla zaman olmuştu. 3000 yıl sonrasına uzanan bir lanetten söz ediyordu.
Lord Mısır’a gidiyor
Bu esrarengiz mezar açma olayını aydınlatabilmek için işe Carnarvon Lordu’nun Mısır’a gidişinden başlamak gerekir.
Parsı bol yapacak işi pek olamayan Carnarvon Lordu dünyayı dolaşıyor keyfine göre yaşıyordu.
1901 yılında Almanya da Bad Schwalbach kaplıcalarındayken bir araba kazası geçirdi. Göğsü fena halde zedelendi. İngiltere’ye döndüğünde nefes almakta zorluk çekiyordu. Bir süre tedavi gördükten sonra iyileşti. Fakat özel doktoru ona dikkatli olmasını tavsiye etti. Özellikle kış mevsimlerini soğuk İngiltere yerine ılıman ve kuru bir iklimin hüküm sürdüğü iklimlerde geçirmeliydi.
O günlerde Mısır Avrupalılar için çok gözde bir ziyaret yeriydi. Lüks oteller ve tarihi kalıntılar turistleri buraya çekiyordu.
Özellikle Krallar vadisi denilen yerde yapılan kazılara Lord büyük ilgi duydu ve Mısır’a geldi.
Arkeolog Carter
Carnarvon Lordu Mısır’da kısa zamanda eski sıhhatine döndü. Fakat mısırdan kopamıyor bir şey onu kendine doğru çekiyordu sonunda Lord eski mısır uygarlığını incelemeye ve kazıları izlemeye başladı ardından da bizzat kendi kazılara katıldı.
1907 yılında yine mısırdayken yurttaşlarından Arkeolog Harold Carter’la tanıştı ve onu kendisine danışman yaptı.
Carter 33 yaşındaydı ve 17 yaşından beri Mısır’daydı Birçok kazıda bulunmuş, ünlü arkeologlara yardımcılık yapmıştı.  Tarihi kalıntılar servisinde görev yapmış ve krallar vadisindeki kazıları denetlemişti. Mısırlı yetkililerle aralarında anlaşmazlık çıkınca görevinden istifa etmişti.
Carnarvon Lordu kendisine rastladığı sırada, manzara ressamlığı yaparak hayatını kazanıyordu. O da nedense bir türlü mısırdan ayrılamıyordu. Carnarvon Lordu, Carter ‘a yılda 400 İngiliz sterlini ödemeye başladı.
Mısırda mezar demek, hazine demekti. Çünkü eski Mısırlılar ölülerini öteki dünyaya en kıymetli hazineleriyle birlikte uğurlarlardı. Lord, bulunacak bir hazine ile Carter’a ödediği parayı kat kat çıkaracağına inanıyordu.
Arkeolog Carter, Carnarvon Lordu’nun parasıyla 15 yıl boyunca kazılar yaptı. Dünya savaşı sırasında bile araştırmalarını sürdürdü.
Bazen çok ilginç bir mezar bulduğu oluyordu. Fakat yapılan masrafları karşılayacak bir mezar yada tarihi eser bulamadı.
1922 yılında Lord İngiltere’deydi. Carter’a bir mektup yazarak aralarında yapmış oldukları anlaşmayı iptal etmek istediğini bildirdi.
Oysa Carter o sırada önemli bir mezarın izi üzerindeydi. İngiltere’ye gitti ve Lordu kazılara devam edebilmek için ikna etti.
Ekim ayında Mısır’a döndü. Kazıların yapıldığı Luxor bölgesine yerleşti. Kendisine şans getirmesi için bir kanarya satın aldı.
Carter el değmemiş bir mezarın izinde
1 Kasım 1922 de o güne kadar hiç kazılmamış bir hektarlık bir üçgende çalışmalara başladı. 4 Kasımda çökmüş bir merdiven girişi buldu. Bir gün sonra ise bu girişin çok eski ve önemli bir mezarı işaret ettiğinden emindi.
Lorda telgraf çekti. Lord kızı Lady Evelya ile birlikte geldi ve bizzat kazılara katılmaya başladı.
26 Kasımda yaptıkları kazının bütün molozlarını temizlemişlerdi. Ardından sanki içeriden kilitlenmişçesine kapalı duran bir kapıyı açmayı başardılar.
İçeriye ilk giren Carter oldu. Gördükleri karşısında adeta dili tutuldu. Bu çok odalı mezarın giriş odası bile hazinelerle doluydu.
Lord olayı The Times’a satıyor
Lord, o ana kadar harcamış olduğu paraları çıkarmak istiyordu. Mezardan ne kadar hazine çıkarsa çıksın ona sahip olamazdı. Çünkü Mısır hükümeti kazıyı denetliyordu.
Lord mezarla ilgili bilgileri The Times gazetesine para karşılığı sattı. Böylece İngiliz okurlar kazı sırasında olan biten her şeyi takip etmeye başladılar.


Tutankamun la buluşma
Lord Carter Lordun kızı Lady Evelyn ve Carter’ in yardımcısı Arthur Callender bir gece, mezarın ana bölümüne girmeyi başardılar.
Hepsi gördüklerinin gerçek olup olmadığından şüphe ettiler. Her şey altındandı. Fravun’ un mezarının kocaman bir altın sandukanın içinde olduğu anlaşılıyordu.
Duvarlarda altın çerçeveli resimler vardı. Bunlarda Firavun ’un ailesine aitti. Tanrı Osiris’ i temsil eden parlak cilalı altı bir mask ta duvarda asılıydı.
Carter ve lord ne bulduklarını biliyorlardı. Bu mezar 18.sülale krallarından Tutankamun’ a aitti. Tutankamun M.Ö.1339 yılında ölmüştü. O yıldan bu yana bu mezar hiç açılmamıştı. Varlığı dahi bilinmiyordu. Lord Canarvon bulduklarını bütün dünyaya ilan etti. Kazı sırasında çıkan tüm molozları temizledikten sonra resmi açılış yapıldı. Gazeteciler fotoğraflar çektiler. Olay bütün dünyada duyuldu.
Ölüm gelecek
Kazılar devam ederken ilginç bir şey olmuştu. Bütün vaktini kazı yerinde geçiren Carter, kaldığı eve pek uğramıyordu. Oraya nasıl geldiği bilinmeyen bir kobra yılanı evine girmiş ve Carter’ ın kafeste yaşayan uğurlu kanaryasını yiyivermişti. Kazılarda çalışan mısırlı işçiler inançlı kişilerdi. Bu olayı duyunca çok heyecanlandılar. Bunu bir uğursuzluk belirtisi olarak kabul ettiler. Çünkü kobra yılanı Mısır hükümdarlığının sembolüydü ve Tanrıça Wadjet tarafından korunduğuna inanılan bir hayvandı.
İşçiler olayı aralarında şöyle yorumladılar.: ”Yakında ölüm gelecek…”
Turistler Mısır’a akın ediyor.
Firavun Tutankamun’un mezarı nedense bütün dünyada büyük ilgi gördü. Mısırdaki meraklılar yetmiyormuş gibi binlerce Avrupalı turist Mısır’a akın etmeye başladı.
Mezarın girişine her gün binlerce insan geliyordu. Arkeologlar, bilim adamları, kâşifler mezarı ve hazineleri görmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Bazı serserilerin olay çıkardığı da oluyordu.
Firavun Tutankamun’un 3000 yıldan fazla bir zamandan beri süren ebedi istirahatine son verilmişti…
Lord ile Carter’ in arası açılıyor
Carnarvon Lordu ile Carter mezarı buldukları anda duydukları sevinç tamamıyla yok olmuştu. İkisi de çok sinirliydi. Mısır hükümeti le olan ilişkileri bozuldu. Carter mezarda bulunan eşyaları kaydetmek için günlerce çok kötü şartlar altında çalıştı. Bir akşam Carnarvon lordu ile bir araya geldi. Aralarında çok şiddetli bir kavga çıktı. Lord İngiltere’ye gitti.
1923 Şubatında Lordun sağlık durumu birden bozuldu. Anlaşılmaz bir biçimde dişileri döküldü. Ateşi bir yükseliyor bir iniyordu. Mart ayı başlarında Mısır’a geldi. Bir süre için durumu izledi.
Fakat daha sonra durumu yeniden kötüleşti. Yakınlarına haber verdiler. Karısı Lady Almina İngiltere’den oğlu Lord Forschester  da Hindistan’dan geldiler.

26 Mart günü Carnarvon Lordunda kan zehirlenmesi olduğu resmen açıklandı. 4 Nisan günü Kahire’nin Continental Savoy otelinde komadaydı. Ertesi sabah saat iki de tüm hastalığı boyunca yanından ayrılmayan İngiliz Hastabakıcı, Carnarvon Lordu’nun öldüğünü bildirdi.
Tam bu sırada oteldeki ışıklar titredi ve söndü. Otelin penceresinden dışarı bakanlar tüm Kahire’de elektriklerin kesildiğini gördüler. Bu kente elektriklerin verilmesi her zaman düzensizdi. Fakat lordun öldüğü andaki arıza için hiçbir açıklamada bulunulmadı. Aynı saatlerde lordun İngiltere’deki şatosunda bulunan İskoçyalı kâhya dehşet içinde irkildi. Çünkü lordun köpeği titriyor ve uluyordu. Biraz sonra o da öldü.
Mezara dokunana ölüm
Lordun ölümü bütün dünyada şok tesiri yaptı. Gazeteler firavun Tutankamun’un mezarında bulunmuş yazılardan söz ediyorlardı. Eski mısır yazısıyla yazılmış olan bu yazılarda şöyle deniyordu:” ölüm firavunların huzurunu bozanı kanatlarla katledecektir.
Arkeolog Carter ise Tutankamun’un mezarında bu türden bir lanetin bulunmadığını ileri sürdü.
Onu rahatsız eden tek şey vardı. Mezarın altın sandukanın önünde bir lamba bulunmuştu. Bu lambanın üzerinde şöyle bir yazı vardı: “gizli odaya girilmesini önleyeceğim. Benim görevim ölüyü korumak”
 Esrarengiz ölümler
Firavun Tutankamun’un mezarını ziyaret eden arkeolog ve turistlerden bazıları kısa bir süre sonra hastalandılar ya da öldüler.
Mezarın iç odaların birinin açılışında bulunan kişilerden biri olan James Henry Breasted ateşli bir hastalığa yakalandı. Fakat mezarda çalışmaya devam etti. 7 yaşına dek 12 yıl daha yaşadı.
Profesör La Fleur ise mezarı, o bölgeye geldiği gün ziyaret etti. O gece, kaldığı otel odasında ölü bulundu.
Amerikalı milyarder George Jay-Gould mezarı ziyaret ettiği gün ateşlenerek aniden öldü.
Arkeolog Carter2in yardımcılarında biri olan A.C.Mace ateş nöbetlerine tutulunca 1924 yılında işi bıraktı ve 1928 yılında öldü. Bir başka yardımcı Richard Berthell, 45 yaşında kan dolaşımı yetersizliğinden öldü.
Bütün bu ölümler doğal ve makul bir nedenle açıklanabilir mi? Havalanan tozda bakteriler olduğunu ileri sürdüler. Bilim adamı Alfre Lucas, bazı bakteri örneklerini inceledi. Bunların bir tanesi hariç hepsinin zararsız olduğunu söyledi.
Bir süre mezar duvarlarını kaplayan mantarların alerjiye neden olduğunu sanıldı. Fakat bu konuda da bir kanıt gösterilemedi. Eski mısırlıların çok tesirli zehirler ürettikleri biliniyordu. Açılan tüm mezarlarda böyle zehirler arandı ama bulunamadı…
Ölümlerin arkası kesilmiyor..
Firavun Tutankamun’un mezarına ilgi gösterildikçe ölümler devam ediyordu. Kahire’de Canarvarvon Lordu’na bakan İngiliz Hemşire 1926 yılında 28 yaşında doğum yaparken öldü.
New York’ taki Metropoliten sanat müzesinin temsilcisi Herbert Winlock Mısır’a geldi. Firavun Tutankamun’un mezarı yüzünden öldüğü sanılan insanların bir listesini yaptı.
Kahire Üniversitesi’nden Dr. Ezzedin Taha, yıllar sonra konuyla bilimsel olarak ilgilendi.  Arkeologların ve müzelerde çalışanların ciğerlerinde mantar hastalıkları olduğunu buldu. Eski mezarlara girmiş olanlarında bu hastalıktan ölmüş olabileceğini ileri sürdü. Kısa bir süre sonra Kahire’den Suez’e giderken düz yolda kullandığı araba karşı yönden gelen başka bir arabayla çarpıştı. Yapılan otopside Dr.Taha ‘nın çarpışmadan saniyeler önce öldüğünü ortaya çıkardı.

Tutankamun’un mezarının kalıntılarının 1972 de Londra da ve daha sonra da ABD de sergilenmesinde de esrarengiz ölümler oldu. Bunlardan en üzücü olanı Mısır Eski Eserler bölümü müdürü Dr.Gamaleddin Mehrez’in ölümü idi. Mehrez bütün bu esrarengiz ölümlerin kuşkusuz kişiyi tedirgin edebileceğini fakat lanete kesinlikle inanılmaması gerektiğini söylemişti. “Bakın bana “ demişti, “ bütün yaşamım boyunca mezarlar ve mumyalarla uğraştım. Bütün bunların bir tesadüf olduğunun en büyük kanıtıyım” Bu sözlerinden sadece dört hafta sonra sergilenecek eserler Londra yolundayken 52 yaşında öldü.
Lanet Devam ediyor
Sergielcenecek eserleri Londra ya götüren Raf uçağının başteknisyeni Ian Lansdown bilinmeyen bir nedenle Tutankamun’un ölüm maskesinin bulunduğu kutuyu tekmelemişti. İki yıl sonra aynı bacağı garip bir kazada kırılmıştı. Mürettebattan başka kişilerde beklenmedik şekilde öldüler.
Başka bir olay da 1980 de ,kral Tutankamun’un laneti adlı televizyon filminin çekimi sırasında ortaya çıktı. Mısırda çekimin birinci günü tahıl yüklü bir araba bilinmedik bir nedenle devrildi ve filmin yıldızı Ian McShane ‘in bacağının on yerden kırılmasına neden oldu. Ian McShane ‘in yerini Robin Ellis aldı, ancak başka yıldızlar yapıma katılma teklifini reddettiler.
Belkide Tutankamun’un laneti bir hileden ibaretti. Belki de halkın inançları böyle bir olayı yaratmıştı. Ya da , Tutankamun mezarında rahatsız edilmeden bırakılmalıydı.


4 Mayıs 2017 Perşembe

Kocaayak İnsan mı Hayvan mı yoksa…




Amerika Ağustos 1977

Amerika Hava kuvvetlerinden bir çavuş ve iki arkadaş 1977 yılı ağustos ayında Montana eyaletinde Bell Creek Canyon bölgesine kamp yapmaya gittiler. Senelik izinlerini geçirmek niyetinde olan bu üç kişinin niyetleri doğa ile haşır neşir olmak, avlanmak ve dinlenmekti. Baştanbaşa ormanla kaplı olan bu yerde araçları ile dolaşırken boyu yaklaşık 4,5 metre ola bir yaratıkla karşılaştılar. Bu yaratık o zamana kadar bildikleri hiçbir hayvana tam olarak benzemiyordu.
Ayakları üzerinde aynen insan ya da maymuna benzer şekilde dik duruyordu. Bütün vücudu kıllarla kaplıydı. Çavuş ve iki arkadaşı korkudan silahlarını canlıya doğrultup ateş ettiler. Fakat yaratık arkasını döndü ve yürümeye başladı onlarda araçları ile onu takip etmeye başladılar. Yaratık birden durdu geri döndü ve aracın üzerine yürümeye başladı bu seferde üç arkadaş araçlarını geri vitese takıp kaçmaya başladı.

Daha önceki kocaayak olaylarında olduğu gibi bu olayda çok ani oluştu. Tanıkların yaşadığı heyecana ve korku o kadar şiddetliydi ki bilim adamları onların verdiği ölçülere şüphe ile bakmak gerektiğini ileri sürdüler. Gerçekten gördükleri yaratık anlattıkları ölçülerde miydi yoksa dinledikleri hikâyelerden kafalarında bir kurgu mu oluşturmuşlardı.
Fakat üç kişinin de aynı anda aynı hayali görebilecekleri pek mantıklı gelmiyordu. Bu hikâyeyi kendileri mi uydurmuştu fakat bu olay hikâye olsa bile görülen yüzlerce kocaayak efsanesi nasıl açıklanacaktı.

Amerika Nisan 1979

Tim Mrissner Amerika’da İngiliz Kolombiya’sı adı verilen ormanlık alanda ailesi ile birlikte yaşayan 16 yaşında bir gençti. Koca ayağı üç gün içinde iki kez gördü. Birinde arkadaşları ile birlikte gölde balık avlarken birden çok ince acı çeken köpeğin çıkardığı sese benzeyen bir haykırış duydular. Gölün karşı kıyısına baktıkları zaman kollarını kaldırmış bir yaratık gördüler. Koşarak kıyıyı dolaştılar. Yaratığın durmuş olduğu yere geldiler. Bütün bölgeyi gezdiler araştırdılar. Gölün kıyısında ağaçtan koparılmış dalların altında yaprakların altına bırakılmış boynu kırılmış ölü bir geyik buldular. Yaratık ise ortalarda yoktu.

İki gün sonra tim ve dört arkadaşı bu kez silahlı olarak olay yerine geldiler. Kocaayağı bulmak için dağıldılar Tim yine koca ayakla karşı karşıya geldi. Yaratık uzun boylu dik yürüyüşlü vücudu kıllarla kaplı parlak gözleri düşmanca bakıyordu.  Yaratığın omuzlarının genişliği 120 cm kadardı. Özelliklerini hafızasına kaydeden Tim hemen silahıyla ateş etti yaratığı vurduğunu sandı yada düşündü yaratık ilk an sendeledi ardından tekrar koşmaya başladı bir süre gittikten sonra bir ağacın altında durdu ardından tekrar yürümeye başladı ve ortadan kayboldu Tim yaratığın durduğu ağacın altına giderek boyunun uzandığı yüksekliği ölçtü tam olarak 2,70 m olduğunu gördü.
 

Kocaayağın Özellikleri

Kocaayak adı bu dev yaratıkların bıraktıkları izlerden dolayı verilmiştir. Genelde izler beş parmaklı olmakla beraber 2,3,4,5 hatta 6 parmaklı olanlara da rastlanmıştır. İnsan ayağına benzemekte fakat insan ayağından daha büyüktür. Yüzlerce tanığın verdiği ifadelere bakarak yaratığın boyunun 1,80 le 2,10 arasında olduğu görülmüştür.

Kocaayakların bir kısmı çok kötü kokmaktadırlar. 1977 yılında yine Amerika’da bir Kocaayağa rastlayan sonra onu kaybeden bir tanık şöyle anlatmaktadır: gördüğüm Kocaayakı kaybettikten sonra fark ettim çevrede çok kötü çürümüş bir ceset kokusu vardı. Gittikçe yayılıyordu. Sanki birileri bu kokuyu istedikleri gibi artırarak istedikleri uzaklığa yayıyorlardı. Elimde silahım ve cephanem olmasına rağmen çok korktuğum için ileri gidip araştıramadım.

Bir diğer tanık gördüğü yaratığın çok iri parlak kırmızı kora benzeyen gözleri olduğunu ve bakışlarının ise korkutucu olduğunu söylemektedir. Bazı tanıkların ifadelerinde Kocaayakların göz rengi yeşil veya sarı olaraktan tarif edilmektedir.

Avcılar tarafından anlatılan olaylarda ise Kocaayak bilmecesinin çözümünü ise zorlaştırmaktadır. Kocaayaklar kurşunlardan etkilenmemektedir. Bu konuda üç açıklama ileri sürülmüştür. 1- Kullanılan silahın etki gücü bu gibi bir yaratığı yere yıkmakta yetersizdir. 2-Atıcılar telaş ve korkuyla silahlarını etkili kullanamamaktadır. 3- Sıkı durun Kocaayak et ve kemikten yapılmamıştır.


Kocaayağın geçmişi

Kızılderili ve Eskimolarda kuşaktan kuşağa anlatılan hikâyelerde yarı insan yarı maymun kıllı dev bir yaratıktan söz edilir. Eskimolar Tornil adını verdikleri çiğ et yiyen dev yaratıkların atalarıyla beraber yaşadıklarını anlatırlar. Aynı yaratıkların Alaska dada yaşadığından bahsedilir. Tim Meissner olayını geçtiği İngiliz Kolombiya’sında Kızılderililer tamamen kıllı boyları iki metreden uzun insan-maymun arası yaratıkların yaşadığına inanırlar.   Bazı kırsal kesim yerlileri ise Wetigo adını verdikleri insanları kaçırıp yiyen canavarlardan bahsedilir.  Sonuçta Amerika’nın her yöresinde bu tip olaylardan bahsedilir. 20.yy da Tim Meissner olayının benzeri yaklaşık 1000 olaya rastlanmıştır.

Kocaayaklar neden yakalanamıyor

Yüzlerce olaya rağmen bir tane bile olsa ölü ya da diri bir Kocaayak yakalanamaması konuyu daha da çözülemez hale getiriyor. Bu sadece tatilciler ya da orman köylüleri değil av konusunda maharet sahibi usta avcılar bile bugüne kadar bir tek Kocaayak yakalayamamıştır.

Ölü veya diri yakalama çabaları

1917 yılında Amerika’da Kolombiya Venezüella sınır bölgesinde incelemeler yapan İsviçreli yerbilimci François de Loys 1,50 metre boyunda insana ve maymuna tam olarak benzemeyen bir yaratığın cesedini buldu.  Ceset üzerinde yapılan incelemede ölüm olayının 2 gün önce gerçekleştiği tespit edildi. Fakat nedense otopsi raporu açıklanmadı.

Yıllar sonra Aralık 1968 de Amerika’da Minnesota eyaletinde buzul üzerinde bir kocaayak ölüsü bulundu. Ceset buzlanma nedeniyle bozulmamıştı. Dr. Heuvelmans ve biyolog Ivan T. Sanderson ceset üzerinde yaptıkları ilk incelemede, bunun bilinmeyen bir insana benzeyen bir yaratık olduğuna karar verdiler. Fakat bu iki bilim adamı incelemelerini sürdürdükçe anlaşılmaz bir olay oldu. Garip yaratığın neresine al atsalar dağılıyordu. Sanki bilinmeyen bir güç bu incelemeye müsaade etmiyordu.

Yok olan yaratık

Bu yaratıkların et kemikten oluşmadıkları kolay kabul edilebilecek bir teori değildir. Fakat bazı gözlemler bu teoriyi neredeyse doğrulamaktadır. Bunlardan biri yine Amerika’da Pennsylvania’da bir kadının yaptığı gözlemdir. Dağlık ve ormanlık bir bölgede yaşayan kadın, 1974 yılında evinin eşiğinde bir Kocaayak la karşılaştı. Yaklaşık 2 metreden ateş etti ve yaratığın tamamıyla yok olduğunu gördü.




Olayların birde başka yönü var. İddiaların bir kısmı yalan olabilir. Amaç eğlenmektir. Bir diğer olasılık insanların normal hayvanları zor ve aldatıcı koşullar altında tanımaları ve yanlış izlenimlere kapılmalarıdır. Fakat bu yaklaşımlar yine de olayların tümünün açılanması için yeterli değildir. Halk çeşitli korku filmlerinden etkilenmiş olabilir. Bu tür filmlerin gittikçe çoğaldığı unutulmamalıdır. Ama bu iddia da görüldüğü kadar basit değildir. Çünkü bu iddia ayak izlerinin varlığını açıklamaz. İzler yeteri kadar açıktır. 

Daha değişik bir yaklaşım, yaratıkların dev bir maymun olmaları ya da maymun insan arası bir tür olmalarıdır. Bu olabilir çünkü dünyanın başka yerlerinde benzerleri vardır. Tarih öncesinden gelen kalıtım her türlü etkiye rağmen onları gizli tutmuştur.

Araştırmacılar çeşitli yorumlar yapıyorlar ve belki de yeterli açıklama hiçbir zaman yapılamayacak. Olayların büyük bir kısmını “insan benzeri” terimi örtüyor ve bir tür tatmin yaratıyor. Bu bilinmeyen sebepler için veya görünüşteki bu tür sebepler için bir tür yaklaşım. Çünkü benzerlikler çok yoğun.
Bütün bu olaylar gerçek olabilir ve bu olay tamamıyla karmaşık olağanüstü bir konu olabilir. O zaman araştırmalar için çok daha fazla ilgiye gereksinme vardır, böylesine bir ilgi belki olayı aydınlatacak ve son söz kesin olarak söylenebilecektir.